Seneca Ahlak Mektupları 48.Mektup taslak
48. Mektup
Bir sorunu çözümlemek, o sorunu ortaya atmaktan daha uzun zaman aldığına göre özellikle kimi zaman senin, kimi zaman benim yararım söz konusu olunca daha da çok düşünmem gerekmez mi? Senin yararına olan bir şey benim de yararımadır ya da seninle ilgili bir sorun ortaya çıkınca bu benim de sorunum değilse, senin dostun değilim demektir zaten. Dostluğumuz her konuda 161 kader birliği kurdu aramızda. İyi kötü günde bizim için tek başımıza kalmak yok artık: Ortaklaşa yaşıyoruz. Hiç kimse mutlu yaşayamaz. Kendin için yaşamak istersen, başkası için yaşa. İnsanları tümüyle bir araya toplayarak insan türünün ortak bir yasası olduğuna karar veren ve titizlikle, dindarca korunan bir kutsal birlik, yukarıda sözünü ettiğim dostluğun yalnız kendini düşünerek, her şeyi kendi yararına çevirerek yaşa.
Birçok şeyini insanlarla paylaşan kişi, dostlar arasında her şeyi ortaklaşa kullanacaktır. Çok değerli Lucilius'um, dostluğun kaç tanımı vardır? İnsan kaç anlama gelir? Bunlar değil de, bir dostuma karşı, bir insana karşı olan görevlerim nelerdir?
İşte, kılı kırk yaran bilginlerimizin bana bunları öğretmelerini yeğ tutarım. Burada bilgelik ile akılsızlığın yolları ayrılır.
Hangi yolu tutmalıyım? İki yandan hangisini tutayım sence? Kimine göre her insan dosttur, ötekine göre her insan dost değildir. Kimisi bir dost edinir, kimisi bir dosta adar kendini. Sözcüklerin anlamını saptırıyorsun, heceleri dağıtıyorsun. Kurnazca sorular sıralamadan, gerçekten yola çıkıp sonunda yalana dökülen yanlış bir sonuca varmadan istemem gerekenle kaçınmam gerekeni birbirinden ayıramam. Utanıyorum doğrusu. Böylesi ciddi bir konuda biz yaşlı başlı kişiler bir oyun oynuyoruz.
"Fare, tek hecedir. Fare peyniri kemirir, o halde hece peyniri kemirir.” Senin bu mantığını çözemediğimi düşün şimdi. Böylesine cahil olduğuma göre, nasıl bir tehlike dolaşıyor başında? Bu işin ne gibi sakıncaları var? Gün gelir heceleri kapana kıstırırım ya da gün gelir gözümden kaçar da kitap peyniri kemirir diye korkmam gerekecek herhalde! Şu "tasım" belki daha da kılı kırk yararcasına incedir: “Fare bir hecedir, hece de peyniri kemirmez, o halde fare de peyniri kemirmez!”Ne çocuksu budalalık! Bunun için mi kaşlarımızı 162 çatıp duruyoruz? Bunun için mi saç sakal bırakıyoruz? Bunları öğrenmek için mi ağlamaklı ve sapsarı kesiliyor yüzümüz? Felsefe insanlığa ne vaat ediyor, bilmek istiyor musun? Bir öğüt. Kimini ölüm çağırmaktadır, kimini fakirlik yakıp kavurmaktadır, kimini de ya başkasının parası ya da kendininki işkence içinde bırakmaktadır. Biri, felaket korkusuyla dehşete düşmüştür; öteki, refahından kurtulmak ister. Şuna insanlar kötü davranır, buna tanrılar. Bu çocukça oyunları neden çıkarıyorsun karşıma? Şakanın sırası mı şimdi? Seni mutsuzlar için yardıma çağırdılar, deniz kazasına uğramışlara, esirlere, hastalara, fukaralara, başlarına baltanın inmesini bekleyen mahkûmlara yardım vaat ettin sen, ne diye oyalanıp duruyorsun? Ne yapıyorsun? Birlikte oynadığın şu insan korkuyor: Darağacının ipini boynunda hissedip korku içinde olanlara iplerini kesip yardım et. Her köşeden ellerini uzatıyorlar sana; yaşamları yıkılmış, mahvolmak üzere olanlar bir yardım diliyorlar senden; tek umutları, destekleri sensin onların; böylesine bir çalkantıdan onları kurtarmanı istiyorlar ısrarla; parçalanmış, başıboş, avare kalmışlar, gerçeğin parlak ışığını göstermeni istiyorlar senden. Doğa neyi zorunlu, neyi gereksiz kılmıştır anlat onlara; doğa ne kadar kolay yasalar koydu. Hayat bu yasalara uyanlara nasıl da tatlı ve kolaydır! Doğaya inanacak yerde onun bunun fikrine inananlara ise nasıl da acı ve çırpıntılıdır! Bu oyunlarımızın onların acılarını hafifletmeye yaradığına inanırım; ama önce hangi tür acıları hafifletebileceklerini bildir sen bana. Bu oyunlardan hangisi aşırı istekleri yok eder? Hangisi yatıştırır? Keşke yalnız faydasız olmakla kalsalardı, zarar da verirler. Hoşuna giderse, böyle saçma sapan gevezelikler arasına sıkışmış iyi bir yaradılışın değerini yitirdiğini, zayıfladığını sana apaçık göstereceğim. Kaderiyle savaşmaya kalkışacaklara ne gibi
silahlar verdiklerini, onları nasıl donattıklarını söylemeye utanırım. Böyle mi varılır katıksız iyi'ye? Felsefenin şu 163 “böyleyse, değilse”leri ile mi? Praetor kararlarını avuçlarının içi gibi bilenler için bile çirkin, utanç verici yasal ayrıcalıklarla mı? Sorguya çektiğiniz sanığı bilimsel yoldan bir tuzağa düşürüp, davasını kaybettiği kanısını uyandırdığınızda bunu sadece teorik bir mesele olarak görmüyor musunuz? Ama praetor onlara ne yapıyorsa, felsefe de bunlara aynısını yapıyor.
Neden o bitmez tükenmez vaatlerinizi tutmuyorsunuz? Nasıl oldu da büyük laflarla ne altın ne kılıç parıltısının gözlerimi kamaştırmamasını; hem herkesin can attığı hem de korktuğu şeylere büyük bir cesaretle göğüs gerip onlara bir tekme vurmamı sağlayacağınızı söylerken, şimdi birden ilkokulun ABC seviyesindeki ham bilgilerine kadar düştünüz? Nedir yanıtınız?
“Göklere giden yol bu mu?”
Felsefe bana bunu yani beni Tanrı'ya eş yapmayı vaat eder, bu amaca çağırır beni, ben ona bu amaç için geldim, tutsun sözünü! O halde elinden geldiği kadar, sevgili Lucilius'um, filozofların bu yersiz ayrıcalıklarından, öğütlerinden kurtar kendini. Katıksız iyi'ye açıklık ve sadelik yaraşır. Yaşayacak çok ömrümüz bile olsaydı, gerekli işlere yetsin diye çok idareli davranmamız gerekirdi. Vaktimiz bunca daralmışken gereksiz şeyleri öğrenmek, çılgınlığın ta kendisi değil de ne?
Yorumlar
Yorum Gönder