İman: İlâhî Lütuf mu, İnsan Tercihi mi?
Bu yazı, "Müslümanım" demenin ötesine geçerek, imanın atalardan kalan bir kültürel mirastan ziyade, ilâhî bir lütfun (hidayet) insan iradesi ve aklıyla buluştuğu bilinçli bir tercih olup olmadığını derinlemesine sorguluyor. "Bizi Müslüman olarak yaratan Allah'a şükürler olsun." Bu ifade, dilimize o denli yerleşmiş ki, çoğu zaman üzerinde düşünmeden tekrar ederiz. Peki, bu söz gerçekten ne anlama geliyor? Geleneksel bir söylem mi, yoksa kalbin derinliklerinden gelen samimi bir teslimiyet mi? Bu noktada zihnimde bir düşünce deneyi beliriyor: İman, sadece doğuştan gelen bir aidiyet olsaydı, bu ilâhî adalet ölçüsüne sığmazdı. Çünkü İslam inancına göre kişi, kendisine ulaşan hakikat bilgisi (tebliğ) ve imkânları çerçevesinde sorumludur. Yoksa insan, sadece doğduğu ortamla sınırlı değildir; aklı, vicdanı ve iradesiyle hakikati arayıp bulma kabiliyetine sahiptir. Bu düşünce, bizi şu öze döndürür: İmanımızı sorgulamadan, sadece bir miras olarak sahiplenmek yeterli mi...