Kayıtlar

"AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ

  "AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ Dostluk ve Makamın İnce Çizgisi Memuriyetin ilk yılları, insanın hem dünyayı hem de o dünyadaki yerini gereğinden fazla ciddiye aldığı telaşlı zamanlardır. Ahmet ile Savaş da o yıllarda tanıştılar. Aynı masalara dirsek çürüttüler, aynı sınav notlarına eğildiler, aynı belirsiz hayallerle şehir değiştirdiler. Akşamları ucuz lokantalarda bölüşülen ekmekler, sabaha kadar süren demli sohbetler, geleceğe dair yarı şaka yarı ciddi planlar… Zamanla birbirlerine isimleriyle değil, tek bir kelimeyle seslenmeye başladılar: “Ahuy” (Kardeş). Bu kelime, aralarında kurulmuş görünmez bir köprüydü; sorgulamadan anlaşmanın, yarım cümleyle tamamlanmanın gizli diliydi. Bir akşam, kurs çıkışı sağanak bir yağmur bastırmış, bir dükkânın saçak altına sığınmışlardı. Savaş, sırılsıklam olmuş ceketini silkelerken gülerek sormuştu: —Ahuy… Biz ne olacağız sence? Ahmet omuz silkip cevap vermişti: —Bilmiyorum… Ama bugün olduğumuz gibi kalırsak, o bize yeter. Savaş büyük bir k...

ACIYI ALLAH'A EMANET ETMEK

  Evlat acısı, kelimelerin bittiği yerde başlayan sessiz bir çığlıktır. Bu satırlar; kalbi bu ağır imtihanla sarsılanlara, acıyı inkâr etmeden veya isyana düşmeden onu Allah’a nasıl emanet edebileceğimizin yol haritasını sunuyor. Bakara Suresi bizi sarsıcı bir hakikatle uyarır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155). Evlat kaybı, bu eksilmenin en yakıcı hâlidir. Peki, bu dayanılmaz sızı karşısında kalbimiz hangi yola sapıyor? Acı bizi Allah’a mı yaklaştırıyor, yoksa O’ndan mı uzaklaştırıyor? İslam acıyı inkâr etmez, aksine onu ehlileştirmeyi öğretir. Bu yolun en berrak örneği Hz. Yakub’dur (a.s.). Oğlu Yusuf’un hasretiyle kavrulurken, teslimiyetin zirvesini şu cümleyle kurar: “Ben gam ve kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim.” (Yusuf, 86) Bu bir isyan değil; kederi doğrudan Rahman’a açma hâlidir. İnsana şikâyet edip teselli aramak yerine, acıyı asıl sahibine arz etmektir. Bazı ...

IŞIĞIN KALDIĞI YER

 Hayat bazen bizi sınırlarımızın eşiğine getirir. Orada kırılırız ama her kırık, yalnızca bir son değil; yeni bir formun ihtimalidir. Esneklik, çatlağı inkâr etmek değil, onun içinden sızanı görebilmektir. Bir çıkış ararken içimizde tek bir soru yankılanır: “Şu anda beni ayakta tutan ne?” Çoğu zaman aradığımız, büyük cevaplar değil; her şeyin içinden geçip bize ulaşan küçük ama sıcak bir gerçektir. Bu arayış, “Her şeye rağmen hâlâ iyi olan ne?” sorusunda somutlaşır. Bu bir teslimiyet değil, “Ben hâlâ buradayım” diyebilen iç sesin cesaretidir. Peki, şimdi neye tutunuyoruz? Bizi sessizce hayata bağlayan o görünmez bağlar neler? Zor zamanlarda zihnimiz geçmişte oyalanır: “Keşke”ler, “Neden ben?”ler… Bu sorular acıyı hafifletir gibi görünür ama çoğu zaman onu derinleştirir. Asıl dönüştürücü olan başka bir sorudur: “Şu anda, burada, iyi olan ne var?” Bir an durup gerçekten baksak; bir dostun sesindeki samimiyet, derin bir nefesin getirdiği sükûnet ya da pencereden süzülen sıra...

RUHUN YOLCULUĞU

  “ Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun!” (Tevbe, 119) Bu çağrı yalnızca iyi çevre seçme tavsiyesi değildir; manevi olgunlaşmanın yöntemidir. İslam düşüncesinde doğruluk (sıdk), sadece yalan söylememek değil, niyetle davranışın uyumudur. İnsan yakınlık kurmaya muhtaçtır ve bu yakınlık ruhu boyar. İmam Gazali’nin uyarısı bu gerçeği özetler: “İnsanın tabiatı hırsızdır; yanındakinin ahlakını alır.” Kalbimiz, yanında durduğu kişiden iz taşır. Klasik eğitim anlayışında “lisan-ı hal”, sözden etkilidir. Söz kulağa, davranış kalbe hitap eder. Bir bilgenin şu öğüdü bunu anlatır: “Seni Allah’ı hatırlatan, sözleriyle değil hâliyle öğüt veren kişinin yanından ayrılma.” Gerçek rehber, dürüstlüğü anlatan değil, yaşayan insandır. Hiç birinin vakarı karşısında kibrinizden utandığınız oldu mu? Ya da cömertliği görünce içinizdeki hasedin eridiğini hissettiniz mi? Bu, kelimesiz bir eğitimdir. Doğru insanla yakınlık, ruhu dönüştüren sessiz bir yansımadır...

NE ZAMAN GELİRSE GELSİN!

Ölüm, yalnızca bir son mu? Yoksa doğanın bize sunduğu kaçınılmaz bir dönüşüm mü? İnsanlık tarihi boyunca filozoflar bu düğümü çözmeye çalıştı; ancak Sokrates’in sunduğu bakış açısı kadar sadesi az bulunur: Ölüm, hayatın doğal bir devamıdır. “ Mademki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin!” diyen Sokrates, insanın sonla yüzleşmesindeki o muazzam olgunluğu yansıtır. Atina’nın zalim yöneticileri tarafından ölüme mahkûm edildiğinde dostlarının feryadına karşılık verdiği o cümle, zamanı durduracak güçtedir: “Otuz zalimler seni ölüme mahkûm ettiler,” dediklerinde, Sokrates sadece gülümser: “Doğa da onları!” Bu cevap, adaletin evrensel işleyişine ve doğanın sarsılmaz düzenine duyulan inancın en saf halidir. Öyleyse ölüm bir kayıp mıdır, yoksa sonsuz bir huzurun kapısı mı? Dertlerin Sonu: Bir Budalalık Senaryosu "Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!" Yaşım gereği pek çok ölüm gördüm. Ancak çok azı o eşikten telaşlanmadan, bir mi...

KAĞITTAN KALBE

Çocukluğumun tozlu raflarında, işlemeli kadife kılıfların içinde saklanan o Mushaf-ı Şerif’in kokusu hâlâ burnumdadır. Odada yankılanan o ritmik, büyüleyici sesin ruhuma dokunuşunu hatırlarım. O zamanlar kelimeler yabancıydı, ama his tanıdıktı. Yıllar geçip de modern dünyanın kalabalık yalnızlıklarına savrulduğumuzda, o sesin sadece bir melodi değil, aslında bir “çağrı” olduğunu fark ettim. Çünkü Kur’an kendisini bir edebî metin olarak değil, bir uyarı olarak tanımlar. Nitekim Yasin Suresi 69–70. ayetlerde şöyle buyrulur: “ ...O ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerine söz hak olsun diye indirilmiştir.” Demek ki bu kelam, kulağa hoş gelen bir ses değil; diri bir kalbi uyandıran bir çağrıdır. Bugün kendimize şu can yakıcı soruyu sormak zorundayız: Biz bu çağrının neresindeyiz? Sadece sesinde mi, yoksa özünde mi? İslam geleneğinde Kur’an’ı orijinal dilinden okumak, harflerine tutunmak bir vefa borcu gibi görülür. Kuşkusuz o ilahi kelamı...

İÇİMİZDEKİ MAHKEME

  Adalet ve Hakikat Üzerine Bir Düşünce Adalet çoğu zaman dışarıdaki kararlarla ölçülür. Oysa asıl yargı, insanın kendi içinde kurduğu mahkemede başlar. Haklı görünmek kolaydır; hakikate sadık kalmak ise en büyük sınavdır. Sokrates’in karısı gözyaşları içinde, “Bu insafsız yargıçlar seni haksız yere öldürüyorlar!” dediğinde, onun cevabı yüzyıllardır düşüncenin terazisinde durur: “ Ya haklı olarak öldürseler, daha mı iyi olurdu?” Bu soru yalnızca bir savunma değil; adalet anlayışımıza tutulmuş bir aynadır. Adalet, bizi haklı çıkaran bir sonuç değil; hakikatle aramızdaki mesafeyi ölçen bir ölçüdür. Yıllar önce görev yaptığım yerde bir usulsüzlüğü önlemiştim. Çıkarı zedelenen biri, “Onu buradan göndereceğim,” diye yemin etmiş. Bir memur arkadaşım bunu üzgün bir ifadeyle aktardığında, sadece “Olacağı varsa olur,” dedim. O ise itiraz etti: “Ama bu haksızlık!” Ben de sordum: “Haklı olsaydı daha mı iyi olurdu?” Mesele sonuç değil, hakikattir. İnsan, uğradığı haksızlık...