Kayıtlar

İnanç Çıkmazında Bir Adamın Duası

Bu metin, farklı dinî yorumlar arasında sıkışmış bir insanın içsel yakarışını merkeze alır. Samimi bir hakikat arayışının, dinin ruhunu gölgeleyen katı, parçalı ve çatışmalı yorumlarla yaşadığı gerilimi görünür kılar. Bir adam Tanrı’ya şöyle yalvarır: “Tanrım, senin hakkındaki sesleri anlamakta zorlanıyorum. Sana, sana layık olacak şekilde kulluk etmek istiyorum. Ama kime danışsam, herkes bana senin adına kendi anlayışını dayatıyor. Sana hangi dille, hangi sözlerle, ayakta mı, oturarak mı, diz çökerek mi yakarmam gerektiğini bilemiyorum. Biri her sabah soğuk suyla yıkanmamı emrediyor. Geçen gün yolda bitap düşmüşken bir tavşan yedim. Yanıma gelen üç yolcu, farklı gerekçelerle seni kızdırdığımı söylediler: Biri ‘murdar’ dedi, diğeri ‘usulsüz’, üçüncüsü ‘balık değil’ diye öfkelendi. Bir bilgeye danıştım. ‘Mesele, hayvanı senin öldürmemen’ dedi. ‘Ben öldürdüm’ deyince duraksadı ve ‘O hâlde günahın daha büyük; onun bir ruhu temsil etmediğinden nasıl emin olabilirsin?’ diye sordu. Tanrım, b...

İman: İlâhî Lütuf mu, İnsan Tercihi mi?

  Bu yazı, "Müslümanım" demenin ötesine geçerek, imanın atalardan kalan bir kültürel mirastan ziyade, ilâhî bir lütfun (hidayet) insan iradesi ve aklıyla buluştuğu bilinçli bir tercih olup olmadığını derinlemesine sorguluyor. "Bizi Müslüman olarak yaratan Allah'a şükürler olsun." Bu ifade, dilimize o denli yerleşmiş ki, çoğu zaman üzerinde düşünmeden tekrar ederiz. Peki, bu söz gerçekten ne anlama geliyor? Geleneksel bir söylem mi, yoksa kalbin derinliklerinden gelen samimi bir teslimiyet mi? Bu noktada zihnimde bir düşünce deneyi beliriyor: İman, sadece doğuştan gelen bir aidiyet olsaydı, bu ilâhî adalet ölçüsüne sığmazdı. Çünkü İslam inancına göre kişi, kendisine ulaşan hakikat bilgisi (tebliğ) ve imkânları çerçevesinde sorumludur. Yoksa insan, sadece doğduğu ortamla sınırlı değildir; aklı, vicdanı ve iradesiyle hakikati arayıp bulma kabiliyetine sahiptir. Bu düşünce, bizi şu öze döndürür: İmanımızı sorgulamadan, sadece bir miras olarak sahiplenmek yeterli mi...

Soy mu, Sorumluluk mu?

  Geçmişin gölgesinde dinlenmek konforludur; fakat hiçbir gölge insanın kendi güneşini doğurmasına yetmez. Bir babanın evladına bırakabileceği en sarsıcı, belki de en özgürleştirici miras nedir? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözleri, tarihin içinden yükselen berrak bir hakikati fısıldar: En yüce bağlar, hatta “peygamber evladı” olmak bile, kişisel sorumluluğun yerini tutmaz. “Kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan, Vallahi ben bile senin namına bir şey yapamam.” İnsan çoğu zaman varlığını dışsal aidiyetlerle tanımlayarak güvende hissetmek ister. “Şu ailenin mensubuyum”, “şu geleneğin mirasçısıyım” diyerek kendine manevi bir zırh örer. Oysa bu zırh, çoğu zaman kişisel sorumluluğu örten bir perdeye dönüşür. Tam da bu noktada, yalnızca soyu ile övünenlere şu soru yöneltilmelidir: Kimin mirasını taşıyorsunuz? Sadakatiyle anılan Ebu Talip’in mi, yoksa aynı kökten gelip hakikate sırt çeviren Ebu Leheb’in mi?...

Hiperaktivite

Doktor bey oturup bir saatte bitecek olan ödev saatler sürüyor. Bir kelime yazıp yok kalem açma, yok su İçme, yok Kapı çalındı kim geldiği, yok telefonda kiminle konuşuyorsun gibi bahaneler bizi bıktırdı. Canı istediği şeyle saatlerce hipnotize olmuş gibi uğraşıyor ama iş derse geldi mi 15 dakikadan sonra dikkatini toplayamıyoruz. Sinirlenip bağırdığımız hatta “oğlum sen aptal mısın” diye aşağıladığımız oluyor. Sonra da pişman oluyoruz. Hiperaktivite bozukluğu aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve istekleri erteleyememe (dürtüsellik) belirtileriyle giden Bir psikiyatrik bozukluktur. Çoğu gençte görüldüğü gibi başkalarının hedeflerine ve desteklerine sırtını dayamak çoğu zaman bir tercih değil zorunluluktur. Gence yeterince sorumluluk verilmemesi, ona güven duyulduğunun gösterilmemesi ve gencin, yaşadığı sorunları çözmesine fırsat verilmeksizin ebeveynlerinin çözmeye çalışması bu zorunluluk ortamını oluşturabilir. Ebeveynler ve Arkadaşlar Depresif Bir Gence Hangi Yöntemlerle Yardım E...

Kalbe Ekilen Tohumlar

  Bir ebeveynin en büyük başarısı, evladının parlak kariyeri midir, yoksa sağlam karakteri mi? Bu yazı, notların ve diplomaların gölgesinde unutulan "edep" kavramını, bir babanın gurur dolu gözyaşlarıyla yeniden hatırlatıyor. Zaman zaman, geriye dönüp, ellerimin hamur yoğurur gibi şekillendirmeye çalıştığı o en değerli eserimi, çocuklarımı nasıl büyüttüğümü yeniden düşünürüm. Üç çiçeğim var benim; üç kızım. Onları filizlendirirken, topraklarına özellikle dikkat ettim; yalanın yeşermeyeceği bir ortam kurmak için canla başla çabaladım. Hayatın hiçbir köşesine yalanın sızmaması gerektiğine inandım hep. Bu yüzden, ne sorularımla onları köşeye sıkıştıracak bir baskı kurdum ne de davranışlarımla bir yalanı gizlemeye mecbur bırakacak bir gölge düşürdüm üzerlerine. Bu özenli yaklaşımın meyvesini, yıllar sonra öyle bir hasatla topladım ki: Kızlarım, nadiren de olsa bir "beyaz yalan"a sığınmak zorunda kalsalar bile, genellikle o günün akşamında ya da en geç ertesi gün, vicda...

Görünmezliğin Kudreti

Yıllarca masamın üzerinde duran o pirinç isimliğe, altındaki unvana ve elimdeki e-imzanın ağırlığına baktım. Devletin soğuk yüzü ve bürokrasinin yazısız kuralları, bizden çoğu zaman mesafeli durmamızı, hiyerarşiyi korumamızı ve başarıyı "imza sahibi" olarak üstlenmemizi bekledi. Ancak benim hafızamda en çok yer eden liderlik dersi, makam odalarının büyüklüğüyle değil, sessizliğiyle devrim yaratan bir profesörün hikâyesiydi. Theodore Zeldin’in İnsanlığın Mahrem Tarihi ’nde karşımıza çıkan bu figür, Amerika’da çalışmış ve alanında dünya çapında bir şöhrete kavuşmuştu. Ancak ne zaman biri çıkıp onun başarılarını övmeye kalksa, o sadece hafifçe gülümser ve başını iki yana sallardı: “Bunu ekibimiz yaptı.” Onun dünyasında isimler vardı, ama unvanların hükmü yoktu. Bu profesör, buluşlarını tek başına sahiplenmek yerine onları paylaştıkça çoğaltmayı seçmişti. Bu tavır, basit bir alçakgönüllülük gösterisi değildi; aksine, gücün kaynağını yeniden tanımlayan derin bir dünya görüşüydü. P...

Hayatın Demir Üçgeni

  Bir tüketici olarak içimizden geçen o gizli arzu: "En kalitelisini, en ucuza, en çabuk nasıl alırım?" Ancak bu üçünün bir arada var olması, doğanın ve ekonominin koyduğu sınırları zorlar. Eski bir mühendislik kuralı ve yaşam dersi der ki: "Hızlı, iyi ve ucuz... Yalnızca ikisini seçebilirsiniz." Peki, bu kaçınılmaz kısıtlama neden var? 1. Hızlı + İyi = Ucuz Olmayacak Örnek: Acilen bitmesi gereken, yüksek kalitede bir proje ya da aynı gün kargoda istediğiniz özel bir ürün. Hızlı teslimat, her zaman ek mesai ve maliyet demektir. Kaliteli ürün, kullanılan hammadde ve işçilik nedeniyle zaten pahalıdır. Sonuç: Ucuzluktan vazgeçersiniz. Bu seçim, kaynaklarınızın bol olduğunu gösterir. 2. Hızlı + Ucuz = İyi Olmayacak Örnek: Beş dakikada hazırlanan ve 20 TL'ye satılan bir ürün veya hizmet. Hızlı ve ucuz üretim, genellikle malzeme kalitesini düşürür. Detaylar atlanır , işçilik özensizleşir. Bu, hem sizin sağlığınıza hem de ürünün ömrüne mal olur. Sonuç: Kalite feda e...