Kayıtlar

HANGİNİZ MUHAMMED?

Medine’nin tozlu yollarından biri… Dımâm b. Sa’lebe, merakla mescide doğru yürüyordu. Aradığı kişi Allah’ın Elçisi’ydi. Uzaktan bir topluluk gördü; içlerinden biri mutlaka peygamber olmalıydı. Yaklaştı ve sordu: “Hanginiz Muhammed?” Bu soru, yalnızca bir yabancının merakını değil, Hz. Peygamber’in hayata duruşunu tek cümlede özetler. Çünkü o, giyimiyle, oturuşuyla, sesiyle çevresindekilerden ayırt edilemeyecek kadar sade bir insandı. Devlet başkanıydı, ama gösterişsizdi. Elçiydi, ama mesafelere saklanmamıştı. Liderdi; fakat en ulaşılabilir olan oydu. Bir sahabinin şu sözleri bu hakikati berraklaştırır: “Babam beni Resûlullah’a götürdü. Karşımda oturan kişinin Allah’ın Elçisi olduğuna inanamadım. Çünkü be n peygamberi olağanüstü bir varlık sanırdım; oysa karşımda son derece mütevazı bir insan vardı.” Tevazu, onun büyüklüğünü gizleyen değil, büyüklüğünü büyüten bir ahlâk biçimiydi. Kur’an bu gerçeği şöyle dile getirir: “Size kendi içinizden öyle bir resûl gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz...

ADALETİN AKRABASI OLMAZ

Tarihte en sık düşülen yanılgılardan biri, adaletin tanıdıklara uğramayacağı sanrısıdır. Oysa terazi, üzerine konulanın ismine değil, ağırlığına bakar. " Allah’ın hududunda mı şefaatçi oluyorsunuz! Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, mutlaka onun da elini keserdim." Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüzyılları aşıp gelen bu sözü, yalnızca hukuki bir yaptırım beyanı değil, insanlığın en kadim zaafına, yani "kayırmacılığa" karşı konulmuş en sert teşhistir. Tarih boyunca adalet terazisi, çoğu zaman güce, yakınlığa ve aidiyete göre kalibre edilmiştir. Kanunlar kâğıt üzerinde "herkes" için yazılsa da, uygulamada maalesef seçilmiş bir azınlık için mürekkebi silikleşmiştir. İnsanoğlunun doğasında, kendine yakın olanın hatasını bir "istisna" veya "kaza" olarak görme eğilimi vardır. Hiç tanımadığınız birinin işlediği suç, gözünüzde bir ilke meselesi ve ahlaki çöküşken; yakınınızın aynı kusuru, "duygusal gerekçelerle...

UNUTULMUŞ SORULAR

Doğru cevapları bulmak için önce yanlış sorulardan vazgeçmek gerekir. Hayatın hızı içinde çok şeyi öğreniyoruz ama en hayati soruları sormayı unutuyoruz. Kaç rekat kıldığımızı, ne kadar kazandığımızı, kaç kişi tarafından alkışlandığımızı biliyoruz; ancak vicdanımızın o ince sızısının bize ne fısıldadığını duymuyoruz. Pusulamız bozulduğunda değil, biz ona bakmayı bıraktığımızda kayboluruz. İşte vicdanın tozlu raflarında bekleyen, sormaya cesaret edemediğimiz o "unutulmuş sorular": "Duruşum, hiçbir yanlışı rahatsız etmiyor mu?" Eğer ibadetlerimiz bizi haksızlık karşısında dilsiz kılıyor, konforumuzu bozmuyor ve zalimi ürkütmüyorsa; acaba biz dini mi yaşıyoruz, yoksa dini kendi dünyamıza bir kalkan mı yapıyoruz? "Başkasına gösterdiğim sertlik, kendime olan acziyetimi örtmek için mi?" Başkalarının kusurlarını bir dedektif gibi takip ederken, kendi kalp aynamızdaki o devasa lekeleri "insanlık hali" diyerek mi geçiştiriyoruz? "İyiliğim, bir teşe...

"Ya Rahman..."

Kur'an-ı Kerim, bu kadim arayışımıza derin bir cevap sunar: "Bilin ki kalpler, ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." Geleneksel tefsirlere göre bu "anmak", Kur'an tilavetini, namazı, duayı ve Allah'ın isimlerini şuurla yâd etmeyi kapsar. Gazzali'nin "İhyâ "da işaret ettiği gibi, dünya meşgalesiyle örtülmeyen kalp, ancak zikirle gerçek huzur bulur. Bu ifade, huzurun uzaklarda değil, kalbimizde, zikirle keşfedilecek bir sığınak olduğunu fısıldar. Sosyal medyadaki beğeniler, yeni alınan eşyalar, kariyerdeki terfiler... Bunların hepsi geçici bir tatmin sunar. Bir hadiste belirtildiği üzere, " Dünya sevgisi her hatalı işin başıdır" (Beyhakî). İnsan ruhu, ancak sonsuz ve kalıcı olan Allah'a bağlanmakla tam bir güven ve sükunet bulur. Peki, nedir bu "zikir" ? O, lafzi tekrarların ötesine geçen bir "hatırlama" ve şuurdur. Varoluşumuzun hakiki merkezine doğru bir yöneliştir. Sabah sessizliğinde duyulan bir kuş s...

AYAĞA KALKAN KİM?

  Bir üniforma, bir unvan, bir koltuk… Bunlar sahnede giyilen kostümlerdir. Perde kapandığında geriye, o kostümün altında nasıl durduğunuz kalır. İnsan başlığıyla değil, başının dikliğiyle var olur. Makam bir roldür; haysiyet ise senaryoyu yırtıp atmaktır. Bir toplumun sigortası, rozetler değil; pazarlığa sürülmemiş bir vicdandır. Satılmayan bir onur, sadece sahibine değil, dokunduğu her şeye ağırlık kazandırır. O hâlde soralım: Önünde eğildiğiniz insanlar, mevkileri alınsa aynı saygıyı görür müydü? Ya da daha serti: Onlar size, unvanınız olmasa aynı gözle bakar mıydı? Gerçek saygı, protokolün zorunlu nefesi değil; gönlün özgür nefesidir. Mevki için ayağa kalkmak bir ritüeldir; belki de bir aldanış. Ama birinin duruşu, ilkeleri ve karakteri için kalktığınızda, o an ritüel olmaktan çıkar; herkesin soluğu kesilir. Yanılgımız şu: “Saygın mevkiler” kurmaya çalışıyoruz. Oysa mesele, mevkileri saygın kılan insanlar yetiştirmek. İsim levhası değil, temsil ettiği erdem konuşmalı. Ancak o z...

TANIKSIZ ERDEM

  Bir an için şöyle düşünelim: Yaptığınız hiçbir iyiliğin kimse tarafından bilinmeyeceği bir dünya… Ne teşekkür, ne şahit, ne karşılık umudu. Böyle bir dünyada yine de iyilik yapar mıydınız? Belki de ahlâkın en derin sorusu tam burada başlar. Çünkü iyiliğin değeri, çoğu zaman görüldüğü yerde değil; görünmediği yerde ortaya çıkar. “ İyilik yap denize at, balık bilmese Hâlik bilir” sözü, görünmezliğe dair zarif bir öğüttür. Fakat içindeki “Hâlik bilir” ifadesi şu soruyu fısıldar: Eğer iyilik, görüldüğünü bilmenin huzuruyla yapılıyorsa, gerçekten karşılıksız mıdır? Immanuel Kant bu soruya keskin bir cevap verir: Bir eylem, ancak doğru olduğu için yapıldığında ahlaki değer taşır. Ödül beklentisi — ister alkış ister cennet umudu olsun — iyiliği fark edilmeden bir alışverişe dönüştürür. Beklenti, iyiliğin berraklığına düşen en ince gölgedir. Teşekkür beklemek görünmez bir borç defteri açar; her iyiliği sevap hesabına dönüştürmekse ruhu daraltır. Oysa karşılıksız iyilik, insana eşsiz ...

Seccadenin İki Yüzü

  Akşam ezanı şehrin üzerinde yankılanırken, Osman dükkânın dükkanın kepengini ağır bir gürültüyle indirdi. Bedeni yorgundu; ancak onu asıl bitkin düşüren, ruhunun derinliklerinde bir türlü dolmak bilmeyen o dipsiz boşluktu. Eve girdiğinde her zamanki alışkanlığıyla seccadesini serdi. Kelimeler diline tanıdıktı, rükû ve secdeler kusursuz birer geometrik nizam içindeydi. Lakin o seccadede her şey vardı da bir tek Osman’ın kalbi yoktu. Selam verip namazdan çıktığında, zihninin bir köşesinden o keskin soru geçti: “Ben gerçekten ne yaptım şimdi?” Ertesi gün çarşının kalabalığında kadim bir dostuna rastladı. Adam, Osman’ın yüzündeki gölgeyi hemen fark etti. — Yorgunsun Osman, dedi bilgece bir tavırla. — İş güç işte... diye geçiştirdi Osman. — İş yorar elbet... ama bazen insanı yoran sırtındaki yük değil, içindeki boşluktur. Osman duraksadı, içini kemiren o hissi ilk kez dile döktü: — Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum... ama bir şey eksik. Dostu, onun gözlerinin içine bak...