Kayıtlar

Zamanın keskin dişi!

  Hayat daraldıkça insan sadeleşir. Maskeler düşer, geriye yalnızca gerçek benlik kalır. Uzun yıllar önce tanık olduğum bir olay, bunu bana unutulmayacak şekilde gösterdi. Bir ihale tartışması sırasında, gücünü makamından alan biri bir doktora öfkeyle bağırdı: “Canını alırım!” Fakat hayat, beklenmedik bir senaryo yazdı. Kısa süre sonra aynı adam ağır bir hastalıkla, bu kez o doktorun karşısına hasta olarak çıktı. Bir zamanlar tehditler savuran ses susmuştu. Gücün yerini çaresizlik almıştı. İşte o an anladım: İnsan, zamanı yenebildiğini sandığı sürece kibirli olur. Oysa zaman, en sert görüneni bile bir laboratuvar tüpünün başında sessizleştirebilir. Son günlerine yaklaşmış birçok insan gördüm. Yüzlerindeki korkunun nedeni çoğu zaman ölüm değil, geride bıraktıkları pişmanlıklardı. Yaratıcıdan af dilemeyi umuyorlardı. Ama asıl yük, incittikleri insanların vicdanlarında bıraktıkları izdi. Bu yüzden mesele sadece uzun yaşamak değildir. Ardında nasıl bir iz bıraktığındır. Çünkü hayat, av...

Ölümlü Olanda Kalıcı İz Aramak

Hayatın koşturmacasında bildirimler, işler, dersler ve şehir gürültüsü arasında iç sesimizi kaybediyoruz. Zaman avucumuzdan kayıp giderken sürekli bir şeyleri kovalıyor, neyi kaçırdığımızı fark etmiyoruz. Kur’an ise bizi bu yarışın ortasından çekip çıkarır ve sarsıcı bir soru sorar: Geçip giden bu hayatta hanginiz daha güzel iş yapacak? Mülk Suresi’nin ikinci ayeti şöyledir: “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, azizdir, çok bağışlayandır.” Ayet, sabah uyandığımız andan geceye kadar attığımız her adıma, verdiğimiz selama, kurduğumuz cümlenin samimiyetine ve niyetimize dokunan temiz bir ölçü koyar. Ellili yaşlarda bir yakınımı Kur’an-ı Kerim’i elinden düşürmeden okurken görmüştüm. — Sen Kur’an’la ne yapıyorsun? dedim. — Okuyorum, dedi. — Okuduğunu anlıyor musun? — Hayır. Ona Mülk Suresi’nin 2. ayetini, Asr Suresi’ni ve Bakara Suresi’nin 2. ayetini anlayabileceği dilde de okumasını söyledim. Arapça tilavet başlı başına ibadettir ve sevapt...

Babamın Ölümü

  Mardin’in taş sokaklarına akşam çökerken, evin kapısındaki o ilk kalabalığı gördüğümde ne hissettiğimi hâlâ tam olarak bilmiyorum. Bizim evimizden daha önce hiç cenaze çıkmamıştı. Ahşap kapımızın bir gün taziye evine açılan bir eşiğe dönüşebileceğini, odaların mırıl mırıl okunan dualarla ve taze demlenmiş acı kahve kokusuyla dolacağını hiç düşünmemiştik.  Babam öldüğünde, olup biteni gerçek bir olay gibi değil, sahneleri ağır çekim ilerleyen puslu bir rüya gibi algılıyorduk. Öyle ki, ertesi sabah eniştemin yanında dururken, "İş bizi bekliyor, gidebilir miyiz?" diye sorabilmiştik. Ölüm denilen o büyük ve soğuk boşluğun ne anlama geldiğini, bir insanın yokluğunun dünyayı nasıl değiştirdiğini henüz kavrayamayacak kadar gençtik. Babam tam bir yıl hasta boyunca yattı. Mide kanseri, içten içe onu eritirken bir gün olsun hastalığından şikâyet etmedi. İnançlı bir adamdı; acılarını sessizliğin arkasına gizler, son nefesine kadar zihninin berraklığını korurdu.  Hastalığının ilk a...

YİĞİT AHİLER

Bugün yabancı bir şehirde yalnız kalan birinin yanına, onu hiç tanımadığı hâlde yolunu sormadan eşlik eden birine rastlamak kolay değil. Oysa seyyah İbn Battuta'nın XIV. yüzyılda ziyaret ettiği Denizli'de misafirperverlik öylesine köklü bir gelenekti ki, insanlar bir yolcuyu ağırlayabilmek için birbirleriyle yarışıyordu. İbn Battuta, Seyahatname 'de şehre girişlerini anlatırken ilginç bir sahneden söz eder. Çarşıdan çıkan bazı dükkân sahipleri, yolcuların hayvanlarının dizginlerine sarılır. Ne olduğunu anlamakta zorlanan İbn Battuta'ya bunun sebebini açıklarlar: Bunlar yiğit Ahilerdir. Her biri onları misafir etmek istemektedir. Kimin ağırlayacağına ise kura ile karar vereceklerdir. Bu sahne bana Şırnak'ta yaşadığım iki olayı hatırlatıyor. O yıl, kendi tercihimle defterdar yardımcısı olarak Şırnak'a atanmıştım. Minibüsten indiğimde yanımda oturan genç bir yolcu, yabancı olduğumu anlamış olacak ki benimle birlikte indi. Ne adımı sordu ne de kendini tanıttı. Bavul...

Üç Yüzümüz

  Işıklar söndüğünde, kalabalık dağılıp sokaklar boşaldığında geriye tek bir yüz kalır: Kendi yüzün. Hayat sahnesinde üç maskeyle gezeriz: Şöhret: Binlerce alkışın yankısı... Işıklar kapanınca avucunda kalan nemli boşluk. İtibar: Ehlin sessiz onayı, ince bir makam. Hep bir başkasının terazisinde tartılmak. Haysiyet: Kimsenin izlemediği anda verdiğin kararların toplamı. Aynadaki adamın gözlerine utanmadan bakabilmek. Şöhret ve itibar emanettir, vakti gelince iade edilir. Haysiyet ise ruhun tek mülküdür. Sahne kapandığında, tüm alkışlar kesildiğinde geriye kalan sen, kendinle arkadaşlık etmek ister misin? Asıl yolculuk, kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp o haysiyet dolu yalnızlığa yürümektir.

Gönül

  Gönül kelimesi, üç ayrı dudakta üç ayrı iklime bürünür. Biri kırgınlığın gölgesinde üşür, biri özlemin ateşinde kavrulur, biri rüzgâra bırakılmış bir yaprak gibi teslim olur. Kelime aynıdır; ama herkesin gönlünden başka bir nehir geçer. Zihin hesap yapar, ihtimalleri tartar, sebepler arar. Kalp ise başka türlü çalışır. Bazen tek bir bakış, zihnin saatlerce kurduğu bütün hesapları bozar. İşte adına gönül dediğimiz yer tam burada başlar. Bir sesin tonundaki küçük değişiklik günümüzü değiştirir. Bir mesajın gelmemesi uzun bir bekleyiş başlatır. Yıllar önce söylenmiş bir cümle, hiç beklemediğimiz bir anda geri döner. Çünkü gönül, zamanı bizim gibi yaşamaz. Bir koku bizi çocukluğa götürür, eski bir şarkı yıllardır görmediğimiz bir yüzü masanın karşısına oturtur. Bazı şeyleri akıl unutabilir. Gönül unutmaz. Gönül yalnızca sevginin değil, kırgınlığın da evidir. İnsan bazen sözün kendisinden değil, bıraktığı izden incinir. Bazen yapılanı değil, yapılmasını beklediğini taşır iç...

Sessizliğin Bedeli

  "Bazen kötülüğü büyüten, kötülerden çok iyilerin sessizliğidir."   Eski bir Musevi rivayetinde anlatılır: Bir kasabada büyük bir haksızlık yaşanır. Bilge kişiye,  — Bunu neden durdurmadın?   diye sorarlar. O da,  — Başta değiştirebileceğime inanıyordum, konuştum. Sonra sustum. En büyük hatam da o oldu,  der.  Rivayetin asıl ağırlığı, kötülüğü yapanlarda değil; suskunluğun alışkanlığa dönüşmesindedir. Bugün çoğumuz, iyi insan olmanın kimseye zarar vermemekle sınırlı olduğunu düşünüyoruz. Oysa bazen mesele, kötülük yapıp yapmamak değildir; kötülük olurken nerede durduğumuzdur. Bir iş yerinde haksızlığa uğrayan arkadaşımıza sessiz kalmak… Bir çocuğun aşağılanmasını görüp başımızı çevirmek… Bir iftiraya tanık olup "Beni ilgilendirmez." diyebilmek… İnsan çoğu zaman tam da böyle anlarda kendi vicdanından uzaklaşır. Elbette her sessizlik korkaklık değildir. Bazen susmak, öfkeyi büyütmemek için en doğru yoldur. Bazen de doğru zamanı beklemek gerek...