Soy mu, Sorumluluk mu?
Geçmişin gölgesinde dinlenmek konforludur; fakat hiçbir gölge insanın kendi güneşini doğurmasına yetmez. Bir babanın evladına bırakabileceği en sarsıcı, belki de en özgürleştirici miras nedir? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözleri, tarihin içinden yükselen berrak bir hakikati fısıldar: En yüce bağlar, hatta “peygamber evladı” olmak bile, kişisel sorumluluğun yerini tutmaz. “Kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan, Vallahi ben bile senin namına bir şey yapamam.” İnsan çoğu zaman varlığını dışsal aidiyetlerle tanımlayarak güvende hissetmek ister. “Şu ailenin mensubuyum”, “şu geleneğin mirasçısıyım” diyerek kendine manevi bir zırh örer. Oysa bu zırh, çoğu zaman kişisel sorumluluğu örten bir perdeye dönüşür. Tam da bu noktada, yalnızca soyu ile övünenlere şu soru yöneltilmelidir: Kimin mirasını taşıyorsunuz? Sadakatiyle anılan Ebu Talip’in mi, yoksa aynı kökten gelip hakikate sırt çeviren Ebu Leheb’in mi?...