Kayıtlar

Sessizliğin Bedeli

  "Bazen kötülüğü büyüten, kötülerden çok iyilerin sessizliğidir."   Eski bir Musevi rivayetinde anlatılır: Bir kasabada büyük bir haksızlık yaşanır. Bilge kişiye,  — Bunu neden durdurmadın?   diye sorarlar. O da,  — Başta değiştirebileceğime inanıyordum, konuştum. Sonra sustum. En büyük hatam da o oldu,  der.  Rivayetin asıl ağırlığı, kötülüğü yapanlarda değil; suskunluğun alışkanlığa dönüşmesindedir. Bugün çoğumuz, iyi insan olmanın kimseye zarar vermemekle sınırlı olduğunu düşünüyoruz. Oysa bazen mesele, kötülük yapıp yapmamak değildir; kötülük olurken nerede durduğumuzdur. Bir iş yerinde haksızlığa uğrayan arkadaşımıza sessiz kalmak… Bir çocuğun aşağılanmasını görüp başımızı çevirmek… Bir iftiraya tanık olup "Beni ilgilendirmez." diyebilmek… İnsan çoğu zaman tam da böyle anlarda kendi vicdanından uzaklaşır. Elbette her sessizlik korkaklık değildir. Bazen susmak, öfkeyi büyütmemek için en doğru yoldur. Bazen de doğru zamanı beklemek gerek...

Sorunlar Bitmez, Biz Değişiriz

Hayat, bize çözülmeyi bekleyen tertipli denklemler sunmaz. Çoğu zaman istediği şey, belirsizliklerin ortasında yaşamayı öğrenmemizdir. Fransız devlet adamı Charles de Gaulle'e atfedilen şu söz bu gerçeği çarpıcı biçimde anlatır: "Meseleler halledilmez, onlarla beraber yaşanır." Oysa çoğumuz, bir gün bütün sorunlarımızın biteceğine inanarak yaşarız. Şu engeli aşarsak rahatlayacağımızı, şu sıkıntı geçerse huzura kavuşacağımızı düşünürüz. Fakat hayatın işleyişi farklıdır. Bir problem çözülür, yerine yenisi gelir. Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır. Sorun mu, Öğretmen mi? Belki de mesele, karşımıza çıkan zorlukların varlığı değildir. Asıl mesele, onlarla kurduğumuz ilişkidir. Her sorunu sırtımızdan atılması gereken bir yük gibi gördüğümüzde yol daha da ağırlaşır. Oysa bazı zorluklar bizi durdurmak için değil, geliştirmek için vardır. Sabır, dayanıklılık ve olgunluk çoğu zaman konforun içinde değil; mücadelelerin arasında filizlenir. Fırtınanın Dinmesini Be...

Düşmanına Benzediğin An

  Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz vardır: Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz. İnsanı ilk okuyuşta savaş meydanına götürüyor bu söz. Oysa biraz üzerinde durunca, savaşın çok ötesine uzandığını fark ediyor insan. Çünkü düşmanına benzemek için elinde silah olması gerekmiyor. Bazen bir öfke, bir haksızlık, hatta incinmiş bir gurur bile yetiyor. İnsan kendisine yapılan kötülüğü kolay kolay unutmaz. Haksızlığa uğradığında öfkelenir, karşı koyar, hakkını arar. Buraya kadar her şey anlaşılırdır. Fakat asıl tehlike bundan sonra başlar: Karşı çıktığımız insanın yöntemleri, farkına varmadan bizim yöntemlerimize dönüşebilir. Bize bağırana daha yüksek sesle bağırırız. Bizi küçümseyeni küçümser, hakkımızı yiyenin hakkını yemeyi adalet saymaya başlarız. Bir zamanlar ayıpladığımız davranış için bu kez kendimize gerekçeler buluruz: Ama o da bana aynısını yaptı. İşte sınırın yer değiştirdiği an belki de budur. Kötülük çoğu zaman kapıyı büyük gürültü...

SON SÖZÜN GÖLGESİ

  Haklı çıkmak, insana geçici bir krallık bahşeder; gerçeğin avuçlarına bırakılmak ise dipsiz bir özgürlük. Bazen kaybettiğimizi sandığımız o an, aslında kendimizle ilk kez karşılaştığımız yerdir. Bir tartışmanın son saniyesinde, o “son sözü” ortaya bıraktığımızda içimizde ne uyanır? Zafer mi? Yoksa kimsenin görmediği bir yorgunluk mu? İnsan çoğu zaman fikrini korumak için değil, incinmemek için konuşur. Ses yükselir, kelimeler sertleşir, araya görünmez duvarlar girer. Ve o duvarın ardında kazanılan şey çoğu zaman hakikat değil, yalnızlıktır. Akşamüstü bir aile sofrası düşünün. Baba ile oğul arasında, porselen tabakların sessizliğine karışan bir gerilim. “Senin iyiliğin için…” der baba. “Beni hiç dinlemiyorsun…” der oğul. Sofrada ekmek bölünmüştür ama aradaki mesafe büyümüştür. Tam o anda biri sadece şunu diyebilse: “Belki de seni duymakta zorlandım.” Bu cümle hiçbir şeyi çözmez belki. Ama duvarın içine ilk çatlağı açar. Sokrates’in hatırlattığı şey tam da...

Kırgın Değilim Üzgünüm

Hikaye kitabımdan Züheyr altmışını çoktan geçmişti. Yıllar ona insanları tanımayı öğretmişti ama bir huyundan vazgeçememişti: Telefonu çaldığında açardı. Bilinmeyen numara bile olsa… Kırıldığı, hatta kendisine sırt çevirdiğini düşündüğü insanlar bile aradığında sesini değiştirmezdi. Belki gerçekten ihtiyacı vardır, diye düşünürdü. Belki bir insan, bir söz bekliyordur. İnsanlardan umudunu hiç eksiltmemişti. O sabah, manevi kardeşim dediği ve yıllar önce aynı evi paylaştığı dostuna bir mesaj yazdı. Cevap gelmedi. Bir gün sonra tekrar mesaj yazdı. Cevap gelmedi. Ertesi gün aradı. Telefon uzun uzun çaldı. Açılmadı. Belki meşguldür, dedi. Sevdiği insana mazeret bulmakta ustaydı. İki gün daha geçti. Akşam, salonun köşesindeki eski koltuğa oturdu. Telefonunu eline aldı. Yazdı, sildi. Yeniden yazdı, yine sildi. Kırgın görünmek istemiyordu. Sitem etmek de… Sonunda kısa bir mesaj yazdı: “İki mesajıma ve aramama dönüş olmayınca içim burkuldu. Sizi kardeş gibi seven...

DELİKLİ FIÇI!

Ekonomi politikalarında insanı en çok yanıltan düşünce, gelirin artmasının bütün sorunları çözeceğine inanmaktır. Oysa tarihin süzgecinden geçen temel gerçek şudur: Gideri terbiye etmeden gelir ne kadar artarsa artsın, o delikli fıçı asla dolmayacaktır.  Bu; yalnızca bir hane halkının o mütevazı mutfak masasında değil, bir ulusun o vakur hazine dairesinde de hüküm süren değişmez bir mali ve toplumsal gerçektir. Gelir artışı çoğu zaman refahın habercisi gibi sunulur. Oysa bu artışın hangi kaynaklardan doğduğu belirleyicidir. Eğer artış, üretim yerine ranta, sürdürülemez borçlanmaya veya karşılıksız para genişlemesine dayanıyorsa, karşımızdaki tablo gerçek bir büyüme değil, geçici bir genişlemedir.  Bu, kredi kartı limitini gelir zanneden birinin yanılgısından farklı değildir. Yarının ekmeğini bugünden fütursuzca tüketmek, gerçek bir zenginliğe yürümek değil; kendi elleriyle hazırlanan tekinsiz bir uçuruma vakurlu adımlarla ilerlemektir. “Gideri terbiye etmek” alelade bir kısınt...

Sözsüz Vaizler

Bazı insanlar vardır; konuşmadan öğretirler. Bir bakışları, bir duruşları, hatta sessizlikleri bile mesaj taşır. Onların dili sözlerden çok hâlleridir. Ruhu'l-Beyan'da şöyle denir: "Allah'ı hatırlatan, sözüyle değil duruşuyla öğüt veren kimseyi gördüğünde onun peşini bırakma. Mümkün olduğunca onunla beraber ol." Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Kitaplar, videolar, sosyal medya ve sayısız konuşmacı... Fakat asıl mesele doğruyu duymak değil, doğruyu yaşamaktır. Neden Bu İnsanlar Kıymetlidir? Bazı insanlar anlattıklarıyla değil, yaşantılarıyla etkilerler. Onları genellikle şu özelliklerinden tanırız: Gösterişten uzak dururlar. Kalabalıkları etkileme peşinde koşmazlar. Sade yaşarlar. Tebessümleri birçok nasihatten daha etkilidir. Zorluk karşısında sabırlıdırlar. Nimet karşısında şükretmeyi bilirler. Onların yanında insan kendisini sorgulamaya başlar. Çünkü söyledikleriyle yaptıkları arasında mesafe yoktur. Gün...