Kayıtlar

YİĞİT AHİLER

Bugün yabancı bir şehirde yalnız kalan birinin yanına, onu hiç tanımadığı hâlde yolunu sormadan eşlik eden birine rastlamak kolay değil. Oysa seyyah İbn Battuta'nın XIV. yüzyılda ziyaret ettiği Denizli'de misafirperverlik öylesine köklü bir gelenekti ki, insanlar bir yolcuyu ağırlayabilmek için birbirleriyle yarışıyordu. İbn Battuta, Seyahatname 'de şehre girişlerini anlatırken ilginç bir sahneden söz eder. Çarşıdan çıkan bazı dükkân sahipleri, yolcuların hayvanlarının dizginlerine sarılır. Ne olduğunu anlamakta zorlanan İbn Battuta'ya bunun sebebini açıklarlar: Bunlar yiğit Ahilerdir. Her biri onları misafir etmek istemektedir. Kimin ağırlayacağına ise kura ile karar vereceklerdir. Bu sahne bana Şırnak'ta yaşadığım iki olayı hatırlatıyor. O yıl, kendi tercihimle defterdar yardımcısı olarak Şırnak'a atanmıştım. Minibüsten indiğimde yanımda oturan genç bir yolcu, yabancı olduğumu anlamış olacak ki benimle birlikte indi. Ne adımı sordu ne de kendini tanıttı. Bavul...

Üç Yüzümüz

  Işıklar söndüğünde, kalabalık dağılıp sokaklar boşaldığında geriye tek bir yüz kalır: Kendi yüzün. Hayat sahnesinde üç maskeyle gezeriz: Şöhret: Binlerce alkışın yankısı... Işıklar kapanınca avucunda kalan nemli boşluk. İtibar: Ehlin sessiz onayı, ince bir makam. Hep bir başkasının terazisinde tartılmak. Haysiyet: Kimsenin izlemediği anda verdiğin kararların toplamı. Aynadaki adamın gözlerine utanmadan bakabilmek. Şöhret ve itibar emanettir, vakti gelince iade edilir. Haysiyet ise ruhun tek mülküdür. Sahne kapandığında, tüm alkışlar kesildiğinde geriye kalan sen, kendinle arkadaşlık etmek ister misin? Asıl yolculuk, kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp o haysiyet dolu yalnızlığa yürümektir.

Gönül

  Gönül kelimesi, üç ayrı dudakta üç ayrı iklime bürünür. Biri kırgınlığın gölgesinde üşür, biri özlemin ateşinde kavrulur, biri rüzgâra bırakılmış bir yaprak gibi teslim olur. Kelime aynıdır; ama herkesin gönlünden başka bir nehir geçer. Zihin hesap yapar, ihtimalleri tartar, sebepler arar. Kalp ise başka türlü çalışır. Bazen tek bir bakış, zihnin saatlerce kurduğu bütün hesapları bozar. İşte adına gönül dediğimiz yer tam burada başlar. Bir sesin tonundaki küçük değişiklik günümüzü değiştirir. Bir mesajın gelmemesi uzun bir bekleyiş başlatır. Yıllar önce söylenmiş bir cümle, hiç beklemediğimiz bir anda geri döner. Çünkü gönül, zamanı bizim gibi yaşamaz. Bir koku bizi çocukluğa götürür, eski bir şarkı yıllardır görmediğimiz bir yüzü masanın karşısına oturtur. Bazı şeyleri akıl unutabilir. Gönül unutmaz. Gönül yalnızca sevginin değil, kırgınlığın da evidir. İnsan bazen sözün kendisinden değil, bıraktığı izden incinir. Bazen yapılanı değil, yapılmasını beklediğini taşır iç...

Sessizliğin Bedeli

  "Bazen kötülüğü büyüten, kötülerden çok iyilerin sessizliğidir."   Eski bir Musevi rivayetinde anlatılır: Bir kasabada büyük bir haksızlık yaşanır. Bilge kişiye,  — Bunu neden durdurmadın?   diye sorarlar. O da,  — Başta değiştirebileceğime inanıyordum, konuştum. Sonra sustum. En büyük hatam da o oldu,  der.  Rivayetin asıl ağırlığı, kötülüğü yapanlarda değil; suskunluğun alışkanlığa dönüşmesindedir. Bugün çoğumuz, iyi insan olmanın kimseye zarar vermemekle sınırlı olduğunu düşünüyoruz. Oysa bazen mesele, kötülük yapıp yapmamak değildir; kötülük olurken nerede durduğumuzdur. Bir iş yerinde haksızlığa uğrayan arkadaşımıza sessiz kalmak… Bir çocuğun aşağılanmasını görüp başımızı çevirmek… Bir iftiraya tanık olup "Beni ilgilendirmez." diyebilmek… İnsan çoğu zaman tam da böyle anlarda kendi vicdanından uzaklaşır. Elbette her sessizlik korkaklık değildir. Bazen susmak, öfkeyi büyütmemek için en doğru yoldur. Bazen de doğru zamanı beklemek gerek...

Sorunlar Bitmez, Biz Değişiriz

Hayat, bize çözülmeyi bekleyen tertipli denklemler sunmaz. Çoğu zaman istediği şey, belirsizliklerin ortasında yaşamayı öğrenmemizdir. Fransız devlet adamı Charles de Gaulle'e atfedilen şu söz bu gerçeği çarpıcı biçimde anlatır: "Meseleler halledilmez, onlarla beraber yaşanır." Oysa çoğumuz, bir gün bütün sorunlarımızın biteceğine inanarak yaşarız. Şu engeli aşarsak rahatlayacağımızı, şu sıkıntı geçerse huzura kavuşacağımızı düşünürüz. Fakat hayatın işleyişi farklıdır. Bir problem çözülür, yerine yenisi gelir. Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır. Sorun mu, Öğretmen mi? Belki de mesele, karşımıza çıkan zorlukların varlığı değildir. Asıl mesele, onlarla kurduğumuz ilişkidir. Her sorunu sırtımızdan atılması gereken bir yük gibi gördüğümüzde yol daha da ağırlaşır. Oysa bazı zorluklar bizi durdurmak için değil, geliştirmek için vardır. Sabır, dayanıklılık ve olgunluk çoğu zaman konforun içinde değil; mücadelelerin arasında filizlenir. Fırtınanın Dinmesini Be...

Düşmanına Benzediğin An

  Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz vardır: Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz. İnsanı ilk okuyuşta savaş meydanına götürüyor bu söz. Oysa biraz üzerinde durunca, savaşın çok ötesine uzandığını fark ediyor insan. Çünkü düşmanına benzemek için elinde silah olması gerekmiyor. Bazen bir öfke, bir haksızlık, hatta incinmiş bir gurur bile yetiyor. İnsan kendisine yapılan kötülüğü kolay kolay unutmaz. Haksızlığa uğradığında öfkelenir, karşı koyar, hakkını arar. Buraya kadar her şey anlaşılırdır. Fakat asıl tehlike bundan sonra başlar: Karşı çıktığımız insanın yöntemleri, farkına varmadan bizim yöntemlerimize dönüşebilir. Bize bağırana daha yüksek sesle bağırırız. Bizi küçümseyeni küçümser, hakkımızı yiyenin hakkını yemeyi adalet saymaya başlarız. Bir zamanlar ayıpladığımız davranış için bu kez kendimize gerekçeler buluruz: Ama o da bana aynısını yaptı. İşte sınırın yer değiştirdiği an belki de budur. Kötülük çoğu zaman kapıyı büyük gürültü...

SON SÖZÜN GÖLGESİ

  Haklı çıkmak, insana geçici bir krallık bahşeder; gerçeğin avuçlarına bırakılmak ise dipsiz bir özgürlük. Bazen kaybettiğimizi sandığımız o an, aslında kendimizle ilk kez karşılaştığımız yerdir. Bir tartışmanın son saniyesinde, o “son sözü” ortaya bıraktığımızda içimizde ne uyanır? Zafer mi? Yoksa kimsenin görmediği bir yorgunluk mu? İnsan çoğu zaman fikrini korumak için değil, incinmemek için konuşur. Ses yükselir, kelimeler sertleşir, araya görünmez duvarlar girer. Ve o duvarın ardında kazanılan şey çoğu zaman hakikat değil, yalnızlıktır. Akşamüstü bir aile sofrası düşünün. Baba ile oğul arasında, porselen tabakların sessizliğine karışan bir gerilim. “Senin iyiliğin için…” der baba. “Beni hiç dinlemiyorsun…” der oğul. Sofrada ekmek bölünmüştür ama aradaki mesafe büyümüştür. Tam o anda biri sadece şunu diyebilse: “Belki de seni duymakta zorlandım.” Bu cümle hiçbir şeyi çözmez belki. Ama duvarın içine ilk çatlağı açar. Sokrates’in hatırlattığı şey tam da...