Seneca Ahlak Mektupları 22. Mektup
22. Mektup
Senin şu gösterişli, kötü uğraşılardan kurtulman gerektiğine aklın yatmasına yatmış, ancak bu işi nasıl başarabileceğini soruyorsun bana. Öyle şeyler vardır ki, yalnız o kişinin yanındayken gösterilebilir insana. Bir hekim, mektuplaşma yoluyla yemek, banyo zamanlarını ayarlayamaz; hastanın nabzını tutması gerekir. Eski bir atasözü vardır: “Gladyatör, kararını arenada verir.” Düşmanın çehresi başka, bir el hareketi başka, hatta bedeninin bir kımıldayışı başka türlü uyarır karşısındaki insanı. Genelde nasıl davranılmıştır, neler gerekli olmuştur, bu konularda salıklar verilebilir, yazılar yazılabilir; bu türden öğütler yalnız uzaktakilere değil, gelecek kuşaklara da bildirilir. Ne var ki, başta sözünü ettiğim o durumda, ne zaman, nasıl yapılması gerektiğini uzaktan kimse öğütleyemez. Ancak olaylarla baş başa kalıp öyle karar vermek gerekir. Hatta baş başa kalmak da yetmez, kaçıp giden fırsatı yakalamak için uyanık olmak da ister. Bu yüzden, gözünden kaçırma o fırsatı; gözüne ilişti mi de, yakala onu ve olanca hızınla, olanca gücünle kendini tamamen bu tür uğraşılara vermeye çalış. Ayrıca söyleyeceğim şu sözü de iyi dinle:
Benim kanıma göre, sen ya şu sürdüğün yaşamdan ya da tüm yaşamdan çekip gitmelisin. Yine düşündüğüm başka bir şey daha var: Yumuşak bir yol izleyerek ayrılmalısın bunlardan. Edindiğin her kötü alışkanlıkla bağını koparmaktansa çöz, sök onu, ama baktın ki başka çözüm yolu kalmamıştır, koparıp atmayı bile göze al. Bir yerden bir kez düşmektense, hep asılı kalmayı yeğ tutacak kadar korkak bir insan yoktur 94 yeryüzünde.
Bu arada yapılacak ilk iş şu: Kendi kendine çelme takma sakın! İçine atıldığın (ya da öyle görünmeyi yeğ tuttuğun için içine düştüğün diyelim) uğraşılarla yetin. Daha ileri gitmeye kalkışma, yoksa öne sürecek bahanen kalmaz. Senin bu uğraşılar içine düşüvermediğin ortaya çıkar sonra. Her zaman söylenen beylik sözler gerçek değildir aslında. "Başka türlüsü gelmezdi ki elimden! Nasıl? İstemese miydim? Yok, zorda kalmıştım." derler ya hani, onun gibi. Ama kimse refahın peşinden koşmak zorunda değildir. Aksine içinden karşı koymasan bile, duraksamakta, seni alıp götüren kaderin peşine takılmamakta değerli bir yan vardır. Bir karar verirken tek başıma vermeyip, bir konu üstünde düşündüğüm zaman, her vakit başvurduğum kendimden daha güçlü kimseleri de yanıma çağırırsam, alınır mısın bundan? Bu konuda Epikuros'un yine Idomeneus'a yazdığını oku. Epikuros, ondan, daha güçlü bir kuvvet araya girip de dönüş özgürlüğünü ortadan kaldırmadan, elinden geldiğince kaçmasını, acele etmesini ister. Yine Epikuros, “İnsan her denediği şeyi yerinde ve zamanında denemeli,” der ve ekler: “Ama çoktan gözlenen zaman gelince de, onu kaçırmamalı.” Kaçmayı düşünene uykuyu yasak eder; vaktinden önce davranmazsak ya da zamanı gelince işe başlamakta geç kalmazsak, en güç durumlardan kurtulup mutlu sonuçlara varabileceğimizi umar. Şimdi de sanırım, Stoacıların fikrini de öğrenmek istiyorsun. Onları senin gözünde küstahlıkla lekelemeye kimsenin hakkı yoktur. Onlar güçlüdürler gerçi, ama tedbirlidirler asıl. Belki de sana şöyle demelerini bekliyorsun: “Bir yükün altında ezilmek çirkin bir şey; bir işi bir kez yüklendin mi, onun hakkından gelmeye çalış. Olayların zorlamasıyla ruhu yüceliğe ulaşmadan çileden kaçan insanın ruhu güçlü, dayanıklı olmaz.” Direnmenin bir değeri olduğu zaman, bilgenin o işi yapmasında, katlanmasında yakışıksız bir yan olmadığı zaman, işte böyle diyecekler sana. Yoksa bilge; kirli, lekeli bir 95 çabayla kendini harcamayacak, iş olsun diye de görev yapamayacaktır. Hatta onun yapacağı sanılan işleri de yapmayacak, herkesin hırsını körükleyen işlere dalıp onların alevini duymayacaktır yüzünde. Durumu ciddi, kararsız, ikircikli gördü mü adımını geri alacak, sırtını dönmeyecek ama yavaş yavaş emin bir kıyıya çekilecektir.
Eğer görevlerin değerini küçümsersen, onlardan kaçmak da Lucilius’um, kolay bir iştir. Bizi geciktiren, elimizi kolumuzu bağlayan düşünceler şunlar, bak: "Neden bunca umutlardan vazgeçecekmişim? Neden tam ürün alacakken, işi yüzüstü bırakıp gidecekmişim? İki yanımda kimse olmasın, sedyemin peşinden kimse gelmesin, evimin avlusu bomboş kalsın, öyle mi?” İnsanlar bütün bunlardan gönülsüz ayrılırlar. Bu zavallılığa lanet ede ede onun sağladığı nimetleri severler. İtibar hırsından bir kapatmadan yakınır gibi yakınırlar. Bu demektir ki, (yüreklerine girip) gerçek duygularına baksan nefret değil, çelişki, çatışma vardır orada. Can attıkları şeylerden yakınan, kopamayacakları şeylerden kaçıp kurtulacaklarını söyleyen insanların yüreklerini şöyle bir sarsıver, onların, “Zoraki, sıkıntı içinde katlanıyoruz" dedikleri yerlerde bile isteyerek durduklarını göreceksin. Evet, öyledir Lucilius; kölelik, pek az kişinin, pek çok kişi de köleliğin yakasına yapışmıştır. Ama kölelikten kurtulmaya niyetliysen, özgürlüğü tertemiz bir yürekle seviyorsan, daimi bir endişe içinde olmadan bu işin hakkından gelmek, bunun için de sadece bir mehil istiyorsan, koca Zenon ordusu neden beğenmeyecekmiş seni? Bütün Zenonlar, Chrysippuslar sana ılımlı, şerefli, yalnız senin olan değerleri salık vereceklerdir.
Ama sen kendinle birlikte ne kadar şey götürebileceğini,işsiz, boş zamanını ne kadar varlıkla donatabileceğini ayarlamak için oyalanıyorsan, çıkış yolunu bir türlü bulamayacaksın 96: Hiç kimse eşyalarıyla birlikte kurtulmaz deniz kazasından. Tanrıların lütfuyla daha iyi bir hayat için çıkar başını yakıp tutuşturan, onlara işkence eden o kötülükleri, salt insanlar böylesini istediler bahanesiyle onlara bahşeden tanrıları lütfu olmasın bu!
Şimdi mektuba basayım artık mührünü, mektup sana her zamanki küçük armağanıyla gelsin, kendisiyle birlikte görkemli bir söz getirsin diye, açmalısın ruloyu. Şimdi aklıma geliverdi bir tanesi, buna doğru bir söz mü yoksa daha çok, güzel söylenmiş bir söz mü demeli, bilmiyorum. “Kimin bu Söz?” diye soruyorsun. Epikuros'un sözü –yine bir başkasının yükünü getiriyorum sana: "Hiç kimse, başladığından daha başka olup çıkıp gitmez yaşamdan."
İstediğin kimseyi örnek al; genç, ihtiyar, orta yaşlı. Hepsini de aynı derecede ölümden korkar, hepsini de hayatı tanımaz bulacaksın. Hiçbirisi bir iş başaramamıştır, çünkü işlerimizi hep yarına erteleriz. Bu sözün en çok hoşuma giden yanı şu: Çocuğun yaşlıyı kınaması.
"Hiç kimse," der Epikuros, "doğduğundan başka türlü göçmez bu dünyadan." Doğru değil bu. Biz doğduğumuzdan daha kötü göçüyoruz. Bu suç doğanın değil, bizim suçumuz. Doğa bizden yakınsa hakkı var, dese ki: “Ne demek oluyor bu? Ben sizleri aşırı istekli yaratmadım; korkusuz, batıl inançsız, hainlikten uzak, her türlü beladan ayrık yaratmıştım; nasıl başladınızsa öyle bitirin yaşamınızı!" Bir insan, doğduğu günkü gibi bir ruh sükûneti içinde ölürse, bilgeliğe erişmiştir: Şimdi tehlike yaklaştı ya, tir tir titriyoruz; yüreğimizde cesaret, yüzümüzde renk kalmadı, gözlerimizden yaşlar dökülüyor boş yere. Sükûnetin eşiğinde bile endişeli olmaktan daha utanç verici ne var yeryüzünde. Bu işin nedeni de şu: Her türlü iyi'den yoksun olduğumuz için yaşamımızı ziyan ettik, içimiz kan ağlıyor. Çünkü yaşamımızın hiçbir 97 parçası bizim olmadı, geçti, kayıp gitti ellerimizden. "İyi mi herkes. Oysa iyi yaşamak herkesin elinde olabilir ama uzun yaşadım?” diye soran yok. "Ne kadar yaşadım?” diye bakıyor yaşamak kimsenin elinde değildir!
Yorumlar
Yorum Gönder