Seneca Ahlak Mektupları 24. Mektup
24. Mektup
Yazdığına göre, bir düşmanının öfkesi yüzünden başına açılan davanın sonucundan endişe içindesin. Sanıyorsun ki, ben sana olayların iyi yanını kendi başına görmeni, aldatıcı bir umuda kapılıp ferahlamanı öğütleyeceğim. Dert üstüne dert yığmanın, başımıza gelince hemen çekmek zorunda kalacağımız acıları önceden çekmenin ve yarının kaygısıyla bugününü zehir etmenin ne gereği var ki? Gün olacak, belki mutsuz olacaksın diye şimdiden mutsuz olman akılsızca bir iş kuşkusuz. Ama ben seni başka bir yoldan sükûnete eriştireceğim.
Bütün endişelerinden kurtulmak istersen, olmasından korktuğun olayın kesinlikle gerçekleşeceğini düşünerek ölç tart içinden onu, korkuna bir değer biç! Hiç kuşkusuz anlayacaksın ki, korktuğun şey düşündüğünce büyük ya da sürekli değilmiş. Senin yüreğini güçlendirmek için öyle uzun uzun örnek toplamak da gerekmiyor. Her çağ, bu gibi şeyleri tanımıştır. Belleğini ulusal tarihimizin ya da yabancı uluslar tarihinin hangi sayfasına yöneltirsen yönelt, olgun, seviyeli ya da ulu, soylu davranışları olan değerli insanlar çıkar karşına. Hüküm giydirirlerse sana, hapse atmalarından, sürgüne yollamalarından daha acı ne olabilir? Bir insan, yakılmaktan, yok edilmekten de öte neden korkabilir ki? Bu felaketleri teker teker getir gözlerinin önüne, bunları hor gören kişileri hatırla; bu kişileri araştırman da gerekli değil zaten, içlerinden bir seçme yapman yeter.
Rutilius, hüküm giymesini sanki yanlış bir karar verilmekten başka hiçbir fenalık olmamış gibi karşıladı. Metellus, sürgüne cesaretle göğüs gerdi. Rutilius ise seve seve katlandı sürgününe. Biri yurduna geri dönüşünü bağışladı devletine, öteki Sulla'nın dönüş teklifini geri çevirdi; oysa o sıralar hiçbir şey reddedilemezdi Sulla'ya karşı. Sokrates, hapishanede birçok konuları işledi, yakınları onu kaçırmayı 101 vaat ettikleri halde tekliflerini kabul etmedi, insanları en çok hırpalayan iki konudaki korkularından kurtarmak için hapishanede kaldı: Ölüm ve hapis korkularıydı bunlar. Mucius, elini ateşe soktu; yanmak acı bir felakettir ama insan kendi kendini yakarsa nasıl daha büyük bir acı duyar! Elini yakan adam bilgili değil, ölüme ya da öteki acılara karşı hiçbir felsefî kuralla desteklenmiş değil; yalnız askerî eğitimin verdiği güç var onda. Başarısız girişimi için kendini cezalandırmak isteyen bir adamdı o. Düşman ateşinde yanıp damla damla eriyen elini seyrederek ayakta dikili kalıyor; kemiklerine kadar erise bile, düşman ateşi alıp götürmeden çekmiyor sağ elini ateşten. Bu karargâhta o daha başarılı işler yapabilirdi, ama daha cesurca hiçbir iş yapamazdı. Bak, erdem tehlikeyle böyle karşı karşıya gelince acımasızlıktan ne kadar da şiddetli olabiliyor. Porsenna, kendisini öldürmek istemesine karşın, kolayca bağışladı Mucius'u; oysa Mucius'un Porsenna'yı öldüremediği için kendini bağışlaması öyle kolay olmadı. “Bu anlattığın öyküler okullarda döne döne anlatılmıştır. Ölümü hor görme konusuna gelince, bana Cato'yu anlatacaksın." O son gecesinde, silahını başucuna koyduktan sonra Platon'u okuyan Cato'yu neden anlatmayacakmışım? Çok zorunlu bir durumda kalınca, iki çare görüyordu önünde; ölmek istemek ve ölmek olasılığı. Bitkin, çaresiz bir durumda elinden geldiği kadar işlerini ayarladıktan sonra Cato'yu ya öldürmek yada korumak fırsatını kimseye bırakmaması gerektiğini düşündü. O güne kadar kana bulamaktan koruduğu kılıcını çekerek haykırdı:
“Ey kader, onca çabalarıma karşı direndin ve eline hiçbir şey geçmedi. Şimdiye dek kendi özgürlüğüm için değil, yurdumun özgürlüğü için çarpıştım. Böylesine inatla çırpınmam, özgür olmak için değil, özgür insanlar arasında yaşamak içindi; ama madem şu anda insanlığın durumu yürekler acısıdır, Cato selamete erişsin artık!”102
Sonra bedenine öldürücü yarayı açmak için kılıcını sapladı karnına. Hekimler sardılar yarasını; damarlarında pek az kan kalıp güçsüz düşünce, her zamanki cesaretini takınarak, yalnız Caesar'a değil, kendine de öfke içinde silahsız ellerini yarasına götürdü; bu soylu, her zorbalığı hor gören ruhunu sanki teslim etmedi de, söküp attı bedeninden.
Şimdi benim bu örnekleri üst üste yığmam, kendi zihnime bir alıştırma yaptırmak için değil, seni o korkunç sayılan olaylara karşı yüreklendirmek içindir. Yalnız güçlü kişilerin, ruhlarını teslim anını hor görmediklerini, başka konularda korkak olsalar da bu konuda çok güçlü kimselerin ruhu gibi davranabilen kimi insanların da var olduklarını sana gösterirsem, belki seni daha kolay yüreklendirebilirim. Tıpkı Pompeius'un kayınpederi Scipio gibi. Bu Scipio, ters esen bir yel yüzünden Afrika kıyılarına sürüklendi; gemisini düşmanın esir aldığını görünce kılıcıyla delip geçmiş kumandanının koca bedenini. Kumandanın nerede olduğunu soranlara da şöyle demiş: “Keyfi yerinde onun!” Bu söz onu atalarına layık kıldı; kaderin Scipiolara Afrika savaşları yüzünden sağladığı ünün zedelenmesine razı olmadı. Kartaca'yı yenmek büyük, onurlu bir işti; ama ölümü yenmek daha da onurluydu. Evet, “Kumandanın keyfi yerinde!" demiş; bir kumandan, Cato’nun kumandanı da başka türlü mü ölmeliydi?
Seni tarihin öykülerine götürmek, her yüzyılda ölümü hor gören kişileri çoktur sayıları sayıp dökmek istemiyorum sana. Gevşek, zevke düşkün diye yakındığımız kendi çağımıza çevir gözlerini: Bu çağda da ölümleriyle felaketlerine son veren her sınıftan, her çeşit varlıktan, her yaştan insanları çıkaracaktır karşına. İnan bana Lucilius, ölüm öylesine korkulacak bir şey değildir, onun sayesinde hiçbir şeyden korkmaz olduk.
O halde düşmanının tehditlerini sakince dinle. Gerçi sana vicdanın güven veriyor, ama harici birçok olay sonucu etkilediği 103 için, sen yine de en iyi olanı umut et fakat en hazır ol. Her şeyden önce, olayları göründükleri kargaşalık tan soyutlamayı, her şeyin özünde ne olduğunu anlamaya dışında korkunç hiçbir şeyin olmadığını göreceksin. Çalışmayı unutayım deme; bu olaylarda kendi korkunun çocukların başına gelen, biz koca çocukların da başına geliyor: Sevdikleri, alıştıkları, birlikte oynadıkları kişileri bir maske altında gördükleri zaman, ödleri kopar çocukların. Yalnız insanların değil, olayların da maskesini çıkarmalı, gerçek çehrelerini sağlamalı onlara.
"Bana bu kılıçları, ateşleri, etrafında kaynaşan bir sürü celladı göstermen neye yarar? Bütün bu arkasına saklandığın ve budalaları ürküttüğün aldatıcı gösterişi kaldırıp at üstünden! Eskiden kölenin, hizmetçi kadının hor gördüğü ölümsün sen! Neden bana yine kamçıyı, işkence sehpasını özene bezene uyguluyorsun? Neden her bir eklem yerime işkence yapmak için ayrı bir gereç uyguluyorsun? İnsanı paramparça etmek için binlerce araca ne gerek var ki! Bizi dehşete düşüren bu araçları kaldır ortadan. İniltilerin, haykırışların, parçalanan bedenlerin attığı çığlıkların dinmesini buyur. Sen, damla hastalığına uğramış insanın hor gördüğü, yemek zevkleri içindeyken midesi hasta olanların katlandığı, genç kadının doğururken çektiği acı değil misin? Göğüs germeyi bilirsem, hafifsin; bilmezsem kısa sürersin."
Çok kez işittiğin, söylediğin bu sözleri geçir dur zihninden, ama gerçekten işitip işitmediğini, yürekten söyleyip söylemediğini ispat etmek için sonuçları göster. Bize yöneltilebilecek en yüz kızartıcı şey, bizim felsefe dilini kullanıp da felsefenin gerektirdiği eyleme geçmememizdir. Nasıl? Sen ölümün senin başının üstünde dolandığını bugün mü öğrendin? Şimdi mi sürgünün, acıların tehdidiyle karşı karşıya geldin? Sen bu gibi işler için doğdun zaten. Olabilecek her şeyi kesinlikle gerçekleşecekmişler gibi düşünelim. Yapmanı 104 istediğim şeyi kesinlikle yapmış olduğunu biliyorum. Şimdi açıyorum gözünü; sakın ruhunu bu türden endişelerle doldurma, yoksa ruhun körleşir ve kalkıp gitmek zamanı gelince de yeteri kadar güçlü olmaz. Ruhunu özel sorunlarından toplumsal sorunlara yönelt. De ki: Ölümlü, çelimsiz, küçük bir bedenim var; bu bedene bir tek haksızlık değil, güçlülerin zorbalığı da acı verecektir, zevkler bile işkenceye dönecektir; şölenler mide bozulmasına neden olacak, sarhoşluk sinirlerini yoracak, titremelere yol açacak, aşırı zevkler ayağını, elini ve bütün eklemlerini biçimsizleştirecektir.
Fakir olsam, çoğunluğun yanında olacağım. Sürgün olsam, gönderildiğim yerde doğmuş sayacağım kendimi. Zincire vurulsam ne olacak sanki? Şimdi zincirim yok mu yani? Doğa, benim bedenimi koskoca kitlesiyle çaktı zaten buraya. Ölecek miyim? Bunu mu demek istiyorsun? İyi ya, hasta olmak, zincire vurulmak, ölmek olasılığı ortadan kalkacak demektir benim için. Şimdi burada, Epikuros'un teranesini tutturup, cehennem korkularının boş olduğunu, İksion'un tekerleği çevirmediğini, Sisyphus'un omuzunda kayayı dağın üstüne taşımadığını, hiç kimsenin ciğerinin her gün yenip yeniden bitmediğini söyleyecek kadar budala değilim. Kimse Cerberus’tan, etleri dökülmüş, sallanıp duran biçimsiz hayaletlerden korkacak kadar çocuk değildir. Ölüm bizi ya toptan ortadan kaldırır ya da kurtarır. Beden, yükünden kurtulunca insanın iyi yanları kalır ortada, ama her şey yok olunca, insandan hiçbir şey kalmaz geriye; iyilikler de, kötülükler de bir çırpıda yok olur gider.
Şimdi burada izin ver de senin bir dizeni anımsatayım. Ama önce senin bu şiirleri başkaları için değil de, sadece kendin için yazdığını da kabul ettireyim sana. Başka türlü düşünüp başka türlü konuşmak ayıptır, evet; ama başka türlü düşünüp başka türlü yazmak da daha ayıp olmaz mı o zaman? Vaktiyle şu konuyu işlemiştin, anımsıyorum; biz 105 ölümün kucağına birdenbire düşmüyoruz, kucağına doğru yavaş yavaş yürüyoruz, diyordun. Ölmekteyiz her gün. Her gün yaşamımızın bir parçası kopup gidiyor bizden. Biz büyümekteyken bile geriliyor yaşamımız. Bebekliğimizi yitirdik, çocukluğumuzu yitirdik, sonra da gençliğimizi. Bugüne değin nice zaman geçtiyse, yok oldu gitti hepsi. Yaşadığımız bugünü de ölümle ortaklaşa yaşıyoruz. Nasıl ki su saatini yok eden, son su damlası değil de o son damladan önce akıp geçenlerdir, bu da tıpkı öyle; yaşamı bıraktığımız o son saat, tek başına ölümü sağlamaz, tamamlar sadece yaşamımızı. İşte o zaman ölüme ulaşırız, ama zaten ne zamandır ulaşmakta değil miydik? Her zamanki soylu çehrenle bunları açıklarken hep büyük kalırdın, gerçeği anlatmak için sözcükleri seçerken hiç olmadığın kadar güçlüydün, şöyle demiştin: "Ölüm bir seferde gelmez bize ama bizi alıp götüren o son ölümdür yalnız." Mektubumu okuyacak yerde, bence kendini okusan daha iyi edersin: Açıkça göreceksin ki, korktuğumuz ölüm tek değil, o son gelen ölümdür.
Gözlerin neyi arıyor, farkındayım. Bu mektuba ne ekledim diye bakınıyorsun: Bir yazarın anlamlı bir sözü, faydalı bir kuralı. Elimin altındaki malzemeden bir şey yollayacağım sana. Epikuros, ölüme can atanlar kadar, ölümden korkanları da kınar ve der ki: “Yaşamdan bıkıp ölüme koşmak budalaca bir şey! Oysa yaşadığın hayat biçimiyle ölüme koşmanı zaten sen kendin sağladın." Yine başka bir yerde şöyle der: “Ölümü dilemekten daha gülünç ne var? Değil mi ki ölüm korkusuyla yaşamını zehir etmektesin kendine!” Bunlara aynı anlamdaki şu söz de eklenebilir: “İnsanlar o kadar akılsızdır, daha doğrusu çılgındır ki, kimileri ölüm korkusuyla ölüme zorlanırlar.” Bu düşüncelerden hangisini işlersen işle, ruhunu ya ölüme ya da yaşama katlanması için güçlendireceksin. Çünkü her ikisi için de uyarılmamız, yüreklendirilmemiz gerekir; ne hayatı aşırı sevelim ne de aşırı bir nefret duyalım 106 ona karşı. Akıl bize hayatımıza son vermeyi öğütlese bile, ne körü körüne ne de doludizgin atılmalıyız ölüme. Güçlü, bilge insan hayattan kaçmamalı, çekilip gitmelidir. Her şeyden önce birçoklarını saran şu ölmek tutkusundan da kaçınmamız gerekir. Gerçekten de Lucilius'um, ruhunda başla şeylere karşı olduğu gibi, ölüme karşı da önünü sonunu hesaplamadan, düşüncesizce bir eğilim var. Bu eğilim çoğu kez değerli kimselerin, çok sert yaradılışlı kişilerin; çoğu kez de alçakların, yıkılmış insanların yakasına yapışır. Birinciler yaşamı hor görürler, ötekiler yük sayarlar. Aynı şeyleri yapmaktan, görmekten bıkanlar da vardır. Onlar hayattan nefret etmezler, bıkarlar. Bizse tüm felsefenin dürtüsüyle kapılıyoruz bu gibi düşüncelere ve diyoruz ki: “Hep aynı şey, hep aynı şey! Ne vakte kadar sürecek bu böyle? Hiç bitmeyecek mi bu? Yat, kalk, acık, ye, üşü, ısın dur! Hiçbir şeyin sonu gelmiyor ki! Yeryüzünde her şey birbirine bağlı: Biri kaçar, öteki gelir ardından. Gece günü kovalar, gün geceyi. Yaz, güzle sona erer, güzün ardından kış gelir, kışı bahar durdurur. Her şey böylece, dönüp yine gelmek üzere akıp gider. Yeni hiçbir şey yapmıyorum, yeni hiçbir şey görmüyorum; burama kadar geldi, bu işten gına geldi artık!” Birçoklarına göre yaşam acı değil, boş ve gereksizdir sadece.
Yorumlar
Yorum Gönder