Seneca Ahlak Mektupları 80. Mektup özet
80. Mektup
Eski düşünürleri izliyorum. Aynı fikirde olabilirim onlarla ama köle olmam onlara!
Kendi kendime düşünüyorum da bedenini çalıştıran o kadar çok kişi varken, zekâsını işleten ne kadar da az!
Boş bir gösteriye eğlence diye nasıl akın akın gidiyor insanlar ve güzel sanatların çevresini ne büyük bir çöl kaplamış! Kollarına, omuzlarına hayran olduğumuz insanların ruhları ne kadar güçsüz!
Zihnimde evirip çevirdiğim bir sorun var: Madem beden, idmanla gelişebilip güçlenebiliyorsa, öyleyse kaderin tokadını yenilmeden karşılayan, yere serilip ayaklar altına alınmışken ayağa kalkabilen ruhun güçlendirilmesi de kolay olur. Çünkü bedenin güçlü olması için birçok şeye gereksinmesi vardır. Ama ruh kendi kendine gelişir, kendi kendini besler, geliştirir. Oysa bedenlerini geliştirenler birçok yiyeceğe, içeceğe, yağa ve çok çalışmaya gereksinirler. Sen erdeme hazırlıksız, masrafsız erişeceksin. Seni iyi yapmaya yetecek her şey senin içindedir.
O halde iyi olmak için gerekli bir tek şey var: İstemek. Bu kölelikten kurtulmaya çalışmaktan başka daha iyi ne isteyebilirsin? O, herkesi ezen, o en aşağı koşuldaki kölelerin bile -bu balçıkta doğdukları halde, her çareye başvurarak sıyrılmaya çalıştıkları kölelikten! Boğazlarından kesip biriktirdikleri parayı, başlarını kurtarmak için öderler. Peki sen, içinde doğduğunu sandığın özgürlüğe, kaça mal olursa olsun kavuşmak istemez misin? Ne diye bakıp duruyorsun para kasana? Bu özgürlük satın alınmaz ki! Bu yüzden devlet kayıtlarına boş yere yazılır o özgürlük adı çünkü ne satın alan ne de satan vardır bu özgürlüğü! İşte bu özgürlüğü, bu iyi'yi senin kendi kendine vermen gerek, sen kendi kendinden istemelisin bunu. Kendini önce ölüm korkusundan kurtar -ölüm bizi boyunduruk altında tutar-, ardından da yoksulluk korkusundan kurtar.
Yoksulluğun pek bir zararı olmadığını öğrenmek istersen, bir fakir ile bir zenginin yüz ifadelerini karşılaştır birbiriyle. Fakir çok kez (hem de daha) içten güler; hiçbir dert oturmaz yüreğine; içine bir endişe düşse bile hafif bulutlar gibi geçer gider. Şu mutlu denen kişilerin güler yüzü ise yapmacıktır, ağır, sancılı bir hüzün okunur yüzlerinde; o sırada açıkça mutsuz olduklarını gösteremeyecekleri ve yüreklerini kemiren sıkıntılar içinde mutlu görünmek zorunda oldukları için daha da ağırlaşır bu hüzün.
Çok kez şöyle bir analoji yapmam gerekiyor -çünkü en iyi böyle, mimus oyunları ile anlatabilirim diye düşünüyorum-: İnsan yaşamı bir oyundur ve bize verilen rolleri kötü oynuyoruz. Sahnede gövdesini gere gere dolaştıran ve arkasına kaykıla kaykıla yürüyen oyuncu der ki: 292
“İşte bakın hükmediyorum Argos'a!
Pelops bıraktı bana bu krallığı,
Hellespontos'la İonya denizinin boğduğu o kıstağı. ”132
Böyle konuşan adam bir köledir, ayda beş kiler buğday ve beş dinar alır. Şu kendini beğenmiş, zorba, kaba gücüne güvenip şişinen (oyuncu) adam da der ki: "Susmazsan ey Menelaus! Şu sağ elim hakkından gelecek senin.”
Gündelik alır köle, paçavralar içinde uyur. Bizler için de aynı şeyi söyleyebilirsin, tahtırevanın insan başlarının üstüne, kalabalığın üstüne çıkardığı çıtkırıldımlar için! Hepsinin mutluluğu birer maskedir yüzlerinde, maskelerini sıyırsan hepsini küçümsersin. Bir at satın almak istesen çözdürürsün koşumunu; beden kusurlarını örterler diye korktuğun için satılık kölelerin giysilerini çıkartırsın. Ya insanı? Örtülü olarak mı değerlendireceksin onu? Köle tüccarları, kölelerin hoşa gitmeyecek bir yanları varsa bir süsle örterler o yanı, böylece satın alanlar için süsler bile kuşkulu görünür. Kolunu ya da bacağını bir kurdeleyle bağlanmış görürsen, kurdelenin çıkarılmasını, organı görmeyi istersin. Başı, parıldayan kurdelelerle süslü şu İskit ya da Sarmada kralını görüyor musun? Ona gerçek değerini vermek ve ne olduğunu apaçık görmek istersen çıkar kurdelesini, altında birçok felaket gizlidir. 133 Neden başkalarından söz açıyorum? Kendine sağlam bir değer biçmek istiyorsan paranı, köşkünü, itibarını sıyır at üstünden, kendi içine bak. 293
Yorumlar
Yorum Gönder