İnanç Çıkmazında Bir Adamın Duası
Bu metin, farklı dinî yorumlar arasında sıkışmış bir insanın içsel yakarışını merkeze alır. Samimi bir hakikat arayışının, dinin ruhunu gölgeleyen katı, parçalı ve çatışmalı yorumlarla yaşadığı gerilimi görünür kılar.
Bir adam Tanrı’ya şöyle yalvarır:
“Tanrım, senin hakkındaki sesleri anlamakta zorlanıyorum. Sana, sana layık olacak şekilde kulluk etmek istiyorum. Ama kime danışsam, herkes bana senin adına kendi anlayışını dayatıyor.
Sana hangi dille, hangi sözlerle, ayakta mı, oturarak mı, diz çökerek mi yakarmam gerektiğini bilemiyorum. Biri her sabah soğuk suyla yıkanmamı emrediyor. Geçen gün yolda bitap düşmüşken bir tavşan yedim. Yanıma gelen üç yolcu, farklı gerekçelerle seni kızdırdığımı söylediler: Biri ‘murdar’ dedi, diğeri ‘usulsüz’, üçüncüsü ‘balık değil’ diye öfkelendi.
Bir bilgeye danıştım. ‘Mesele, hayvanı senin öldürmemen’ dedi. ‘Ben öldürdüm’ deyince duraksadı ve ‘O hâlde günahın daha büyük; onun bir ruhu temsil etmediğinden nasıl emin olabilirsin?’ diye sordu.
Tanrım, bunca ses arasında senin sesini duyamaz oldum. Seni kızdırma korkusuyla yaşayan bir gölgeye döndüm. Oysa tek istediğim, sana samimiyetle yönelmek.” (İran Mektupları)
Bu duada “Tanrı” diye yakarılan, İslam’ın Allah ismiyle bildiği, Rahmân ve Rahîm olan Yaratıcı’dır. Metin, yalnızca tek bir kişinin değil; din adına konuşan beşerî yorumlar arasında yönünü kaybetmiş bütün arayıcıların hâlini temsil eder. Buradaki çıkmaz, “tek doğru” iddiasıyla ortaya çıkan fakat birbirini dışlayan yorumların gölgesinde kalmış bir vicdanın hikâyesidir.
Metnin işaret ettiği temel sorun açıktır: Asıl çıkmaz, Allah ile kul arasına giren ve ilahî rehberliğin maksadını gölgeleyen çatışmalı beşerî yorumlardır. Elbette din, Kur’an ve sahih Sünnet temelinde bir yol ve ölçü sunar; ulemanın rehberliği de inkâr edilemez. Nitekim İmam Gazâlî’ye göre taklit, bilinç oluşana dek bir başlangıç aşamasıdır. Ancak bu rehberlik niyetin önüne geçip katı bir şekilciliğe dönüştüğünde, yol şaşar.
Duanın hangi dilde edildiği, bedenin nasıl durduğu ya da helâl–haram hususundaki titizlik; insanı Allah’a yaklaştırdığı sürece anlam taşır. Şekil, maksadın önüne geçtiğinde ibadet derinliğini yitirir. Asıl belirleyici olan, kalbin yönelişidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ameller niyetlere göredir” hadisi, inancın merkezine bu içtenliği yerleştirir.
Her birimiz, farklı gerekçelerle suçlanan o adamın yerine düşebiliriz: Samimiyetimizle katı yorumların baskısı arasında kaldığımız anlarda. Bu hâl, İmam Gazâlî’nin el-Munkız mine’d-Dalâl’de anlattığı şüphe ve arayış sürecini hatırlatır; nihai yönelişin kalp ilmine ve içsel yakîne doğru olduğunu gösterir.
Aamir Khan’ın P.K. filmi de bu evrensel insanlık hâlini, dinî semboller etrafında oluşan çelişkiler üzerinden görünür kılar; beşerî taassubun sorgulanmasına alan açar.
Ancak gerçek bağlılık, dış ölçüleri reddetmek değildir. Mesele şekli yıkmak değil, özü korumaktır. Şeriat bir yol gösterir; fakat bu yolun derinliği sükûnetle, iç muhasebeyle ve niyetin berraklığıyla oluşur.
Bu metin, şu temel soruyu yeniden gündeme getirir: İnancımızın merkezinde gerçekten ne var? Beşerî yorumların ürettiği katı kalıplar mı, yoksa sevgi, teslimiyet ve ihlasla yöneldiğimiz Allah mı?
Kur’an bu istikameti açıkça belirler:
“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 162)
Belki de bütün bu arayışın sonunda varılan hakikat şudur: Allah’a giden yol, seslerin en gür olanından değil; kalbin en sahici yönelişinden geçer. Şekiller, diller ve yorumlar değişebilir; fakat ihlas değişmez.
Öyleyse şimdi durup kendimize sormamız gereken soru şudur: İnancımızda bizi Allah’a yaklaştıran şey gerçekten nedir başkalarının doğruları mı, yoksa kendi kalbimizin O’na dürüstçe yönelişi mi?
Yorumlar
Yorum Gönder