Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

AYAĞA KALKAN KİM?

  Bir üniforma, bir unvan, bir koltuk… Bunlar sahnede giyilen kostümlerdir. Perde kapandığında geriye, o kostümün altında nasıl durduğunuz kalır. İnsan başlığıyla değil, başının dikliğiyle var olur. Makam bir roldür; haysiyet ise senaryoyu yırtıp atmaktır. Bir toplumun sigortası, rozetler değil; pazarlığa sürülmemiş bir vicdandır. Satılmayan bir onur, sadece sahibine değil, dokunduğu her şeye ağırlık kazandırır. O hâlde soralım: Önünde eğildiğiniz insanlar, mevkileri alınsa aynı saygıyı görür müydü? Ya da daha serti: Onlar size, unvanınız olmasa aynı gözle bakar mıydı? Gerçek saygı, protokolün zorunlu nefesi değil; gönlün özgür nefesidir. Mevki için ayağa kalkmak bir ritüeldir; belki de bir aldanış. Ama birinin duruşu, ilkeleri ve karakteri için kalktığınızda, o an ritüel olmaktan çıkar; herkesin soluğu kesilir. Yanılgımız şu: “Saygın mevkiler” kurmaya çalışıyoruz. Oysa mesele, mevkileri saygın kılan insanlar yetiştirmek. İsim levhası değil, temsil ettiği erdem konuşmalı. Ancak o z...

TANIKSIZ ERDEM

  Bir an için şöyle düşünelim: Yaptığınız hiçbir iyiliğin kimse tarafından bilinmeyeceği bir dünya… Ne teşekkür, ne şahit, ne karşılık umudu. Böyle bir dünyada yine de iyilik yapar mıydınız? Belki de ahlâkın en derin sorusu tam burada başlar. Çünkü iyiliğin değeri, çoğu zaman görüldüğü yerde değil; görünmediği yerde ortaya çıkar. “ İyilik yap denize at, balık bilmese Hâlik bilir” sözü, görünmezliğe dair zarif bir öğüttür. Fakat içindeki “Hâlik bilir” ifadesi şu soruyu fısıldar: Eğer iyilik, görüldüğünü bilmenin huzuruyla yapılıyorsa, gerçekten karşılıksız mıdır? Immanuel Kant bu soruya keskin bir cevap verir: Bir eylem, ancak doğru olduğu için yapıldığında ahlaki değer taşır. Ödül beklentisi — ister alkış ister cennet umudu olsun — iyiliği fark edilmeden bir alışverişe dönüştürür. Beklenti, iyiliğin berraklığına düşen en ince gölgedir. Teşekkür beklemek görünmez bir borç defteri açar; her iyiliği sevap hesabına dönüştürmekse ruhu daraltır. Oysa karşılıksız iyilik, insana eşsiz ...

Seccadenin İki Yüzü

  Akşam ezanı şehrin üzerinde yankılanırken, Osman dükkânın dükkanın kepengini ağır bir gürültüyle indirdi. Bedeni yorgundu; ancak onu asıl bitkin düşüren, ruhunun derinliklerinde bir türlü dolmak bilmeyen o dipsiz boşluktu. Eve girdiğinde her zamanki alışkanlığıyla seccadesini serdi. Kelimeler diline tanıdıktı, rükû ve secdeler kusursuz birer geometrik nizam içindeydi. Lakin o seccadede her şey vardı da bir tek Osman’ın kalbi yoktu. Selam verip namazdan çıktığında, zihninin bir köşesinden o keskin soru geçti: “Ben gerçekten ne yaptım şimdi?” Ertesi gün çarşının kalabalığında kadim bir dostuna rastladı. Adam, Osman’ın yüzündeki gölgeyi hemen fark etti. — Yorgunsun Osman, dedi bilgece bir tavırla. — İş güç işte... diye geçiştirdi Osman. — İş yorar elbet... ama bazen insanı yoran sırtındaki yük değil, içindeki boşluktur. Osman duraksadı, içini kemiren o hissi ilk kez dile döktü: — Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum... ama bir şey eksik. Dostu, onun gözlerinin içine bak...

"AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ

  "AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ Dostluk ve Makamın İnce Çizgisi Memuriyetin ilk yılları, insanın hem dünyayı hem de o dünyadaki yerini gereğinden fazla ciddiye aldığı telaşlı zamanlardır. Ahmet ile Savaş da o yıllarda tanıştılar. Aynı masalara dirsek çürüttüler, aynı sınav notlarına eğildiler, aynı belirsiz hayallerle şehir değiştirdiler. Akşamları ucuz lokantalarda bölüşülen ekmekler, sabaha kadar süren demli sohbetler, geleceğe dair yarı şaka yarı ciddi planlar… Zamanla birbirlerine isimleriyle değil, tek bir kelimeyle seslenmeye başladılar: “Ahuy” (Kardeş). Bu kelime, aralarında kurulmuş görünmez bir köprüydü; sorgulamadan anlaşmanın, yarım cümleyle tamamlanmanın gizli diliydi. Bir akşam, kurs çıkışı sağanak bir yağmur bastırmış, bir dükkânın saçak altına sığınmışlardı. Savaş, sırılsıklam olmuş ceketini silkelerken gülerek sormuştu: —Ahuy… Biz ne olacağız sence? Ahmet omuz silkip cevap vermişti: —Bilmiyorum… Ama bugün olduğumuz gibi kalırsak, o bize yeter. Savaş büyük bir k...

ACIYI ALLAH'A EMANET ETMEK

  Evlat acısı, kelimelerin bittiği yerde başlayan sessiz bir çığlıktır. Bu satırlar; kalbi bu ağır imtihanla sarsılanlara, acıyı inkâr etmeden veya isyana düşmeden onu Allah’a nasıl emanet edebileceğimizin yol haritasını sunuyor. Bakara Suresi bizi sarsıcı bir hakikatle uyarır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155). Evlat kaybı, bu eksilmenin en yakıcı hâlidir. Peki, bu dayanılmaz sızı karşısında kalbimiz hangi yola sapıyor? Acı bizi Allah’a mı yaklaştırıyor, yoksa O’ndan mı uzaklaştırıyor? İslam acıyı inkâr etmez, aksine onu ehlileştirmeyi öğretir. Bu yolun en berrak örneği Hz. Yakub’dur (a.s.). Oğlu Yusuf’un hasretiyle kavrulurken, teslimiyetin zirvesini şu cümleyle kurar: “Ben gam ve kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim.” (Yusuf, 86) Bu bir isyan değil; kederi doğrudan Rahman’a açma hâlidir. İnsana şikâyet edip teselli aramak yerine, acıyı asıl sahibine arz etmektir. Bazı ...

IŞIĞIN KALDIĞI YER

 Hayat bazen bizi sınırlarımızın eşiğine getirir. Orada kırılırız ama her kırık, yalnızca bir son değil; yeni bir formun ihtimalidir. Esneklik, çatlağı inkâr etmek değil, onun içinden sızanı görebilmektir. Bir çıkış ararken içimizde tek bir soru yankılanır: “Şu anda beni ayakta tutan ne?” Çoğu zaman aradığımız, büyük cevaplar değil; her şeyin içinden geçip bize ulaşan küçük ama sıcak bir gerçektir. Bu arayış, “Her şeye rağmen hâlâ iyi olan ne?” sorusunda somutlaşır. Bu bir teslimiyet değil, “Ben hâlâ buradayım” diyebilen iç sesin cesaretidir. Peki, şimdi neye tutunuyoruz? Bizi sessizce hayata bağlayan o görünmez bağlar neler? Zor zamanlarda zihnimiz geçmişte oyalanır: “Keşke”ler, “Neden ben?”ler… Bu sorular acıyı hafifletir gibi görünür ama çoğu zaman onu derinleştirir. Asıl dönüştürücü olan başka bir sorudur: “Şu anda, burada, iyi olan ne var?” Bir an durup gerçekten baksak; bir dostun sesindeki samimiyet, derin bir nefesin getirdiği sükûnet ya da pencereden süzülen sıra...

RUHUN YOLCULUĞU

  “ Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun!” (Tevbe, 119) Bu çağrı yalnızca iyi çevre seçme tavsiyesi değildir; manevi olgunlaşmanın yöntemidir. İslam düşüncesinde doğruluk (sıdk), sadece yalan söylememek değil, niyetle davranışın uyumudur. İnsan yakınlık kurmaya muhtaçtır ve bu yakınlık ruhu boyar. İmam Gazali’nin uyarısı bu gerçeği özetler: “İnsanın tabiatı hırsızdır; yanındakinin ahlakını alır.” Kalbimiz, yanında durduğu kişiden iz taşır. Klasik eğitim anlayışında “lisan-ı hal”, sözden etkilidir. Söz kulağa, davranış kalbe hitap eder. Bir bilgenin şu öğüdü bunu anlatır: “Seni Allah’ı hatırlatan, sözleriyle değil hâliyle öğüt veren kişinin yanından ayrılma.” Gerçek rehber, dürüstlüğü anlatan değil, yaşayan insandır. Hiç birinin vakarı karşısında kibrinizden utandığınız oldu mu? Ya da cömertliği görünce içinizdeki hasedin eridiğini hissettiniz mi? Bu, kelimesiz bir eğitimdir. Doğru insanla yakınlık, ruhu dönüştüren sessiz bir yansımadır...

NE ZAMAN GELİRSE GELSİN!

Ölüm, yalnızca bir son mu? Yoksa doğanın bize sunduğu kaçınılmaz bir dönüşüm mü? İnsanlık tarihi boyunca filozoflar bu düğümü çözmeye çalıştı; ancak Sokrates’in sunduğu bakış açısı kadar sadesi az bulunur: Ölüm, hayatın doğal bir devamıdır. “ Mademki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin!” diyen Sokrates, insanın sonla yüzleşmesindeki o muazzam olgunluğu yansıtır. Atina’nın zalim yöneticileri tarafından ölüme mahkûm edildiğinde dostlarının feryadına karşılık verdiği o cümle, zamanı durduracak güçtedir: “Otuz zalimler seni ölüme mahkûm ettiler,” dediklerinde, Sokrates sadece gülümser: “Doğa da onları!” Bu cevap, adaletin evrensel işleyişine ve doğanın sarsılmaz düzenine duyulan inancın en saf halidir. Öyleyse ölüm bir kayıp mıdır, yoksa sonsuz bir huzurun kapısı mı? Dertlerin Sonu: Bir Budalalık Senaryosu "Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!" Yaşım gereği pek çok ölüm gördüm. Ancak çok azı o eşikten telaşlanmadan, bir mi...

KAĞITTAN KALBE

Çocukluğumun tozlu raflarında, işlemeli kadife kılıfların içinde saklanan o Mushaf-ı Şerif’in kokusu hâlâ burnumdadır. Odada yankılanan o ritmik, büyüleyici sesin ruhuma dokunuşunu hatırlarım. O zamanlar kelimeler yabancıydı, ama his tanıdıktı. Yıllar geçip de modern dünyanın kalabalık yalnızlıklarına savrulduğumuzda, o sesin sadece bir melodi değil, aslında bir “çağrı” olduğunu fark ettim. Çünkü Kur’an kendisini bir edebî metin olarak değil, bir uyarı olarak tanımlar. Nitekim Yasin Suresi 69–70. ayetlerde şöyle buyrulur: “ ...O ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerine söz hak olsun diye indirilmiştir.” Demek ki bu kelam, kulağa hoş gelen bir ses değil; diri bir kalbi uyandıran bir çağrıdır. Bugün kendimize şu can yakıcı soruyu sormak zorundayız: Biz bu çağrının neresindeyiz? Sadece sesinde mi, yoksa özünde mi? İslam geleneğinde Kur’an’ı orijinal dilinden okumak, harflerine tutunmak bir vefa borcu gibi görülür. Kuşkusuz o ilahi kelamı...

İÇİMİZDEKİ MAHKEME

  Adalet ve Hakikat Üzerine Bir Düşünce Adalet çoğu zaman dışarıdaki kararlarla ölçülür. Oysa asıl yargı, insanın kendi içinde kurduğu mahkemede başlar. Haklı görünmek kolaydır; hakikate sadık kalmak ise en büyük sınavdır. Sokrates’in karısı gözyaşları içinde, “Bu insafsız yargıçlar seni haksız yere öldürüyorlar!” dediğinde, onun cevabı yüzyıllardır düşüncenin terazisinde durur: “ Ya haklı olarak öldürseler, daha mı iyi olurdu?” Bu soru yalnızca bir savunma değil; adalet anlayışımıza tutulmuş bir aynadır. Adalet, bizi haklı çıkaran bir sonuç değil; hakikatle aramızdaki mesafeyi ölçen bir ölçüdür. Yıllar önce görev yaptığım yerde bir usulsüzlüğü önlemiştim. Çıkarı zedelenen biri, “Onu buradan göndereceğim,” diye yemin etmiş. Bir memur arkadaşım bunu üzgün bir ifadeyle aktardığında, sadece “Olacağı varsa olur,” dedim. O ise itiraz etti: “Ama bu haksızlık!” Ben de sordum: “Haklı olsaydı daha mı iyi olurdu?” Mesele sonuç değil, hakikattir. İnsan, uğradığı haksızlık...

GÖKTEKİ YANKI

 “Evladım, dikkat et; kimse seni Allah’a şikâyet etmesin.” İnsan, ruhun tekâmülü için çoğu zaman karmaşık öğretilere ihtiyaç duyduğunu sanır. Oysa hakikat, bazen tek cümlelik dar bir kapıdan geçer; tıpkı bu ikaz gibi. Bu söz, “nazik ol” diyen basit bir öğüt değil; derin bir varoluş uyarısıdır: İnsanın gerçek biyografisi, kendi yazdıklarında değil, başkalarının kalbinde bıraktığı izlerde saklıdır. Her incinmiş ruh, ucu göğe uzanan sessiz bir dilekçedir. İhmalden ya da hoyratlıktan doğan o dilsiz satırlar, fark etmesek de birikir. Peki, hiç kendi yankımızı dinledik mi? Bir gözyaşında imzamız var mı? Bir kalbin sızısına sebep olduk mu? Göğe yükselen bir şükrün mü, yoksa bir sitemin mi konusu olduk? Çoğu zaman “kötü bir şey yapmadım” diyerek kendimizi temize çekeriz. Oysa kötülük, sadece işlenen değil; esirgenen iyiliktir de. Eksilen bir tebessüm, taşınmayan bir yük, görmezden gelinen bir yara… Hangisi sessiz bir şikâyetin mürekkebi oldu? Belki de imtihan, büyük günahlardan...

Nefsini Bilen Rabbini Bilir

İnsan, doğası gereği hem iyiliğe hem de kötülüğe eğilimli bir varlıktır. Hayatın akışı içinde hem hata yaparız hem de başkalarına iyilikte bulunuruz. Ancak gerçek değerimiz, yalnızca dışarıdan görünen eylemlerimizle değil, içsel dünyamızı ne kadar tanıdığımızla da şekillenir. Kenan Rifai şöyle der: “ Nefsini bilen ve aynı zamanda yüz günahı olan kimseden kaçma; fakat yüz iyiliği olup da nefsini bilmeyen kimseden kaç!” Bu söz, bizi görünmeyen bir aynaya bakmaya çağırır. Nefsini bilmek; arzularımızı, zaaflarımızı, tepkilerimizi tanımak demektir. Kusurlarımızı görebildiğimizde, onları dönüştürme imkânı doğar. Hatalarımızı fark edip özeleştiri yapabildiğimizde, daha bilinçli bir yaşamın kapıları aralanır. Peki ya kendini tanımayan ama çokça iyilik yapan biri? İyilikleri yüzeyde kalabilir. Kendi eksikliklerini göremeyen kişi, kibir ve ikiyüzlülüğe daha açık hale gelir. Samimiyet yerine üstünlük hissiyle yaklaşmak, ilişkilerde derinlik yerine mesafe yaratır. Kendi nefsini bilen k...

AZ ÇOKTUR !

Fazlalığın Esaretinden Sadeleşmenin Hürriyetine Modern dünya; bizi daha fazlasına, daha yenisine ve daha gürültülüsüne ikna etmeye çalışan devasa bir yankı odasıdır. Bu bitmek bilmeyen açlık içinde, kadim bir fısıltı bin yılla rın ötesinden yolumuzu aydınlatmaya devam eder : Az, çoktur. Bu ifade sadece estetik bir tercih ya da geçici bir akım değil; ruhun, eşyanın tiranlığına karşı başlattığı en asil başkaldırıdır. Az çoktur felsefesi, sahip olduklarımızın niceliğiyle değil, onların ruhumuza kattığı anlamla ilgilenir. Sürekli biriktirdiğimiz, satın aldığımız ve tükettiğimiz o vahşi döngüde, aslında sahip olduğumuz her şeyin bize sahip olmaya başladığını fark etmeyiz. Dolap dolusu kıyafetin içinde hissedilen o tuhaf çıplaklık, binlerce dijital arkadaş arasındaki o koyu yalnızlık; çokluğun içindeki yokluğun somut yansımasıdır. Oysa seçilmiş olan, değer verilmiş olan ve özümsenmiş olan; zihne berraklık, mekâna nefes ve ruha özgürlük alanı açar. Yolun yarısını çoktan geçmiş bi...

TANIKSIZ ERDEM

 Bir an için şöyle düşünelim: Yaptığınız hiçbir iyiliğin kimse tarafından bilinmeyeceği bir dünya… Ne teşekkür, ne şahit, ne karşılık umudu. Böyle bir dünyada yine de iyilik yapar mıydınız? Belki de ahlâkın en derin sorusu tam burada başlar. Çünkü iyiliğin değeri, çoğu zaman görüldüğü yerde değil; görünmediği yerde ortaya çıkar. “ İyilik yap denize at, balık bilmese Hâlik bilir” sözü, görünmezliğe dair zarif bir öğüttür. Fakat içindeki “Hâlik bilir” ifadesi şu soruyu fısıldar: Eğer iyilik, görüldüğünü bilmenin huzuruyla yapılıyorsa, gerçekten karşılıksız mıdır? Immanuel Kant bu soruya keskin bir cevap verir: Bir eylem, ancak doğru olduğu için yapıldığında ahlaki değer taşır. Ödül beklentisi — ister alkış ister cennet umudu olsun — iyiliği fark edilmeden bir alışverişe dönüştürür. Beklenti, iyiliğin berraklığına düşen en ince gölgedir. Teşekkür beklemek görünmez bir borç defteri açar; her iyiliği sevap hesabına dönüştürmekse ruhu daraltır. Oysa karşılıksız iyilik, insana eşsiz...

İÇİMİZDEKİ ÇOCUĞUN VASİYETİ

  Gerçek olgunluk, göğe doğru devleşen bir ağaç olmak mı, yoksa toprağa, yani köke doğru eğilmek mi? Belki de cevabı, bir yetişkinin yorgun bakışlarında değil, bir çocuğun hayret dolu göz bebeklerinde aramalıyız. Kadim bilgelik, Allah’ın seçkin kullarından olmak istiyorsan, ahlakını çocuklarınkine benzet, diye fısıldar. İlk duyulduğunda kulak tırmalayan bir davet bu... Büyümek; katılaşmak, zırh kuşanmak ve strateji kurmak değil miydi? Oysa burada önerilen; soyunmak, sadeleşmek ve kirlenmiş bilgileri bir kenara bırakıp o ilk, saf bilmeyişe geri dönmektir. Çocukları hatırla; onlar rızık telaşının karanlık dehlizlerinde kaybolmazlar. Akşamın ekmeği için kaygılanmaz, yarının açlığıyla bugünün tadını bozmazlar. Biz ise sofradan doymuş kalksak da gönlümüzdeki o amansız açlığı bastıramayız. Sahi, biz gerçekten ihtiyacımız olanı mı arıyoruz, yoksa hiç dolmayacak bir hırs kuyusuna mı taş taşıyoruz? Onlar canı yandığında ağlar ama hayata küsmezler. Bir sitem değil, bir nidadır onları...

İLTİFATIN İNCELİĞİ, DOSTLUĞUN YÜKSEKLİĞİ

Bazen bir sohbetin ortasında söylenen kısa bir söz, insanın iç dünyasında yıllar sürecek bir yolculuk başlatır. Tarihî bir anlatıya göre Sultan Abdülmecid, bir gün yanındaki Şerif Bey’e sorar: — Bir insanı hayatta en çok mutlu eden şey nedir? Şerif Bey, ince bir zekâyla cevap verir: — Sizin gibi kendisinden büyük birinin ona iltifat etmesi efendim. İnsanın doğasında takdir edilme isteği vardır. Kendimizden daha tecrübeli veya üstün gördüğümüz birinin bizi övmesi, içten içe kendimizi daha değerli hissetmemizi sağlar. Bir öğretmenin öğrencisine “Aferin” demesi ya da bir ustanın çırağını övmesi basit birer söz değildir; bu sözler, insanın kendi değerini dışarıdan bir gözle onayladığı anlardır. Bu yönüyle iltifat, takdir edenle edilen arasında kurulan sessiz bir bağdır. Ancak Sultan Abdülmecid’in verdiği cevap, konuyu bambaşka bir boyuta taşır. Sultan gülümser ve şöyle der: — Ama siz yine de benim mutluluğuma erişemezsiniz. Çünkü benim sizin gibi zarif bir dostum var; fakat siz kendiniz gi...