Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

HANGİNİZ MUHAMMED?

Medine’nin tozlu yollarından biri… Dımâm b. Sa’lebe, merakla mescide doğru yürüyordu. Aradığı kişi Allah’ın Elçisi’ydi. Uzaktan bir topluluk gördü; içlerinden biri mutlaka peygamber olmalıydı. Yaklaştı ve sordu: “Hanginiz Muhammed?” Bu soru, yalnızca bir yabancının merakını değil, Hz. Peygamber’in hayata duruşunu tek cümlede özetler. Çünkü o, giyimiyle, oturuşuyla, sesiyle çevresindekilerden ayırt edilemeyecek kadar sade bir insandı. Devlet başkanıydı, ama gösterişsizdi. Elçiydi, ama mesafelere saklanmamıştı. Liderdi; fakat en ulaşılabilir olan oydu. Bir sahabinin şu sözleri bu hakikati berraklaştırır: “Babam beni Resûlullah’a götürdü. Karşımda oturan kişinin Allah’ın Elçisi olduğuna inanamadım. Çünkü be n peygamberi olağanüstü bir varlık sanırdım; oysa karşımda son derece mütevazı bir insan vardı.” Tevazu, onun büyüklüğünü gizleyen değil, büyüklüğünü büyüten bir ahlâk biçimiydi. Kur’an bu gerçeği şöyle dile getirir: “Size kendi içinizden öyle bir resûl gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz...

ADALETİN AKRABASI OLMAZ

Tarihte en sık düşülen yanılgılardan biri, adaletin tanıdıklara uğramayacağı sanrısıdır. Oysa terazi, üzerine konulanın ismine değil, ağırlığına bakar. " Allah’ın hududunda mı şefaatçi oluyorsunuz! Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, mutlaka onun da elini keserdim." Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüzyılları aşıp gelen bu sözü, yalnızca hukuki bir yaptırım beyanı değil, insanlığın en kadim zaafına, yani "kayırmacılığa" karşı konulmuş en sert teşhistir. Tarih boyunca adalet terazisi, çoğu zaman güce, yakınlığa ve aidiyete göre kalibre edilmiştir. Kanunlar kâğıt üzerinde "herkes" için yazılsa da, uygulamada maalesef seçilmiş bir azınlık için mürekkebi silikleşmiştir. İnsanoğlunun doğasında, kendine yakın olanın hatasını bir "istisna" veya "kaza" olarak görme eğilimi vardır. Hiç tanımadığınız birinin işlediği suç, gözünüzde bir ilke meselesi ve ahlaki çöküşken; yakınınızın aynı kusuru, "duygusal gerekçelerle...

UNUTULMUŞ SORULAR

Doğru cevapları bulmak için önce yanlış sorulardan vazgeçmek gerekir. Hayatın hızı içinde çok şeyi öğreniyoruz ama en hayati soruları sormayı unutuyoruz. Kaç rekat kıldığımızı, ne kadar kazandığımızı, kaç kişi tarafından alkışlandığımızı biliyoruz; ancak vicdanımızın o ince sızısının bize ne fısıldadığını duymuyoruz. Pusulamız bozulduğunda değil, biz ona bakmayı bıraktığımızda kayboluruz. İşte vicdanın tozlu raflarında bekleyen, sormaya cesaret edemediğimiz o "unutulmuş sorular": "Duruşum, hiçbir yanlışı rahatsız etmiyor mu?" Eğer ibadetlerimiz bizi haksızlık karşısında dilsiz kılıyor, konforumuzu bozmuyor ve zalimi ürkütmüyorsa; acaba biz dini mi yaşıyoruz, yoksa dini kendi dünyamıza bir kalkan mı yapıyoruz? "Başkasına gösterdiğim sertlik, kendime olan acziyetimi örtmek için mi?" Başkalarının kusurlarını bir dedektif gibi takip ederken, kendi kalp aynamızdaki o devasa lekeleri "insanlık hali" diyerek mi geçiştiriyoruz? "İyiliğim, bir teşe...

"Ya Rahman..."

Kur'an-ı Kerim, bu kadim arayışımıza derin bir cevap sunar: "Bilin ki kalpler, ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." Geleneksel tefsirlere göre bu "anmak", Kur'an tilavetini, namazı, duayı ve Allah'ın isimlerini şuurla yâd etmeyi kapsar. Gazzali'nin "İhyâ "da işaret ettiği gibi, dünya meşgalesiyle örtülmeyen kalp, ancak zikirle gerçek huzur bulur. Bu ifade, huzurun uzaklarda değil, kalbimizde, zikirle keşfedilecek bir sığınak olduğunu fısıldar. Sosyal medyadaki beğeniler, yeni alınan eşyalar, kariyerdeki terfiler... Bunların hepsi geçici bir tatmin sunar. Bir hadiste belirtildiği üzere, " Dünya sevgisi her hatalı işin başıdır" (Beyhakî). İnsan ruhu, ancak sonsuz ve kalıcı olan Allah'a bağlanmakla tam bir güven ve sükunet bulur. Peki, nedir bu "zikir" ? O, lafzi tekrarların ötesine geçen bir "hatırlama" ve şuurdur. Varoluşumuzun hakiki merkezine doğru bir yöneliştir. Sabah sessizliğinde duyulan bir kuş s...