İçsel Kale: Yukarıdan Bakmayı Öğrenmek
İçsel Kale: Yukarıdan Bakmayı Öğrenmek
Bu yazıyı kendime yazdım.
İnsan gerçekten ne zaman özgür olur?
Dış dünyanın engelleri ortadan kalktığında mı, yoksa o engellerin zihnimizde kurduğu hâkimiyeti fark ettiğimizde mi?
Modern hayat, insanı sürekli olayların içine çeken bir akış üretir. Bir söz, bir haksızlık, bir yanlış anlaşılma… Küçücük bir an, bir anda zihnin merkezine yerleşir. İnsan kendini o olayın içinde savunurken bulur; haklılığını kanıtlamak, incinmişliğini anlatmak, karşılık vermek ister. O anın içinde her şey büyür. Sorun devleşir, insanın zihni ise daralır.
Fakat belki de sorun, olayların büyüklüğünde değil; onlara baktığımız yerin darlığındadır.
İnsan bir tabloya çok yakından baktığında yalnızca renk lekeleri görür. Resmin bütününü görmek için birkaç adım geri çekilmek gerekir. Hayat da böyledir. Yaşadığımız meseleleri yalnızca bulunduğumuz yerden gördüğümüzde onları abartırız; fakat zihnimizi biraz yükselttiğimizde, olayların gerçek ölçüsü ortaya çıkar.
Stoacı düşünür Marcus Aurelius, insanın zihnine şu tavsiyeyi verir:
Kendini zaman zaman yüksek bir yerden dünyaya bakıyormuş gibi hayal et. İnsanların koşuşturmasını, kavgalarını, sevinçlerini ve hırslarını yukarıdan izle. O zaman bütün bu telaşın ne kadar küçük olduğunu fark edeceksin.
Bu düşünce yalnızca bir hayal egzersizi değildir; aynı zamanda bir özgürlük pratiğidir. Çünkü insan meselelerine “yukarıdan bakabildiği” anda, onların esiri olmaktan çıkar.
O hâlde kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Bizi sarsan şey gerçekten büyük müydü, yoksa biz ona fazla yakından mı bakıyorduk?
Yakınlık duyguları büyütür. Öfke, insanı olayın içine hapseder. Kırgınlık ise bakışı daraltır. Bu yüzden çoğu zaman haklılığımızı savunuruz ama hakikati göremeyiz. Çünkü haklı olmak ile anlamak aynı şey değildir.
İşte tam bu noktada insanın iç dünyasında başka bir inşa başlar.
Çoğu insan bir sorun yaşadığında hemen dışarıya yönelir. Dertlerini anlatacak birini arar, teselli arar, onay arar. Fakat Stoacı bilgelik bambaşka bir yol önerir:
Meseleyi önce kendi zihninin sessizliğinde çöz.
Bir düşünceyi gürültünün içinde değil, sessizliğin içinde tartmak…
Bir duyguyu kalabalığın içinde değil, kendi iç mahkemende yargılamak…
Bu süreç kolay değildir. Çünkü insanın zihni çoğu zaman suçu dışarıda aramak ister. Talihe, sisteme, başkalarına…
Oysa Epiktetos çok sade ama sert bir gerçeği hatırlatır:
“Bizi rahatsız eden şey olaylar değil, onlar hakkında verdiğimiz hükümlerdir.”
Bu söz ilk bakışta rahatsız edici olabilir. Çünkü insanın alıştığı savunmayı elinden alır. Eğer bizi sarsan şey olayın kendisi değil de bizim ona yüklediğimiz anlam ise, o zaman sorumluluğun bir kısmı da bize aittir.
Fakat bu farkındalık aynı zamanda büyük bir güçtür.
Çünkü hayatımızdaki her şeyi değiştiremeyiz. İnsanları, kaderi ya da dünyanın kaotik akışını kontrol edemeyiz. Ama bir şeyi değiştirebiliriz: Tepkilerimizi.
Eğer bütün enerjimizi başkalarını değiştirmeye harcarsak, Sisifos’un kayasını her gün tepeye taşıyan adam gibi oluruz. Yorucu, bitmeyen ve çoğu zaman beyhude bir çaba…
Fakat enerjimizi kendi zihnimizi terbiye etmeye yönelttiğimizde, elimizde gerçek bir inşa alanı oluşur.
Bu inşa yalnızca akılla değil, merhametle tamamlanmalıdır.
Çünkü insan çoğu zaman kendisine zarar veren kişiye öfke duyar. Fakat öfke tuhaf bir zehirdir: İçen kişi biziz, ölmesini beklediğimiz ise başkasıdır.
Yukarıdan bakmayı öğrenen insan ise farklı bir şey görmeye başlar. Karşısındaki kişinin sözlerini değil, o sözlerin arkasındaki insanı görür. Belki korkularını, belki yetersizliklerini, belki de geçmişten taşıdığı yaraları…
Bu farkındalık haksızlığı meşrulaştırmaz. Ama öfkenin bizi esir almasını engeller.
İnsan bu noktada kendine şu soruyu sormalıdır:
Zihnimi başkalarının hoyrat davranışlarıyla kirletmeye gerçekten razı mıyım?
Yukarıdan bakışın bir başka hediyesi de geçiciliği hatırlatmasıdır.
İnsan çoğu zaman sahip olduğu şeylere fazla bağlanır. Bir eşya, bir makam, bir düşünce… Oysa hayatın en sade gerçeği şudur: Her şey geçicidir.
Stoacı bilgelik insanı bu gerçekle yüzleştirir. Sevdiğin bir eşya kırıldığında, sevdiğin bir durum sona erdiğinde kendine şunu hatırlat: Bu şey zaten fanidir.
Bu düşünce insanı hayattan uzaklaştırmaz; aksine ona daha dengeli bir ilişki kurmayı öğretir. Çünkü insan kaybın kaçınılmaz olduğunu kabul ettiğinde, sahip olduklarına daha sakin bir bilinçle yaklaşır.
Böylece hayatın gürültüsü içinde yavaş yavaş bir iç mekân oluşur:
Stoacıların “iç kale” dediği yer.
Dış dünyada fırtınalar kopabilir. İnsanlar hata yapabilir. Hayat beklenmedik yönlere savrulabilir. Fakat iç kaleyi inşa eden kişi için bu olaylar artık varoluşun merkezini sarsamaz.
Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar.
Dünyayı değiştirdiğimizde değil, dünyaya verdiğimiz tepkiyi değiştirdiğimizde.
İnsan hayatın karmaşası içinde bazen yalnızca bir şey yapmalıdır:
Bir adım geri çekilmek.
Biraz yükselmek.
Ve bütün o telaşa yukarıdan bakmak.
Çünkü bazı meseleler çözüldüğü için küçülmez.
Onlara daha yüksekten baktığımız için küçülür.
Ve sonunda insan şu gerçeği fark eder:
Dünyayı fethedenler güçlü olabilir; fakat kendi zihnini fethedenler özgürdür.
Yorumlar
Yorum Gönder