Seneca Ahlak Mektupları 53. Mektup
53. Mektup
Kısa bir süre önce çıktığım şu deniz yolculuğuna razı olduktan sonra artık neye razı olamam ki? Deniz sakinken kıyıdan demir aldık. Gök neredeyse yağmura, fırtınaya dönüşecek kara kara bulutlarla doluydu. Hiç kuşkusuz senin Parthenope'nden Puteoli'ye kadar birkaç millik mesafeyi hava ne kadar korkunç, basık olsa da aşabilirim sanmıştım. Bu yüzden daha çabuk sıyrılayım diye açıktan Nesis'e doğru dümen kırdım, böylece bütün koylarda oyalanmaktan kurtulacaktım. İlerlemekle geri dönmek arasında artık benim için hiçbir fark kalmadığı bir yere geldiğim zaman, önce beni aldatan o sakin deniz yok oluverdi. Daha fırtına patlamamıştı ama çalkantı başlamıştı bile; sonra birden dalgalar sıklaştı. Dümenciden beni kıyıya bırakmasını istedim. Dümenci, “Kıyılar kayalık, sığınılacak bir koy yok, ayrıca fırtınada kıyıya yanaşmak kadar hiçbir şeyden korkmam," diyordu bana. İçinde bulunduğum tehlikeyi anlayamayacak kadar hırpalanmıştım; çünkü içimi boşaltmayan bir mide bulantısı işkence ediyor ama içindekileri de atmıyordu dışarı. Bu yüzden istemese de kıyıyı tutması için dümenciyi sıkıştırmaya başladım.
Soğuk suda yüzme becerimi anımsayarak, bir eski soğuk su banyocusuna yaraştığı gibi, bir peştamalla denize atladım. Kayalara tırmanayım diyerek kendime bir yol bulmaya çalışırken neler çektiğimi düşünebilir misin? O zaman anladım ki, denizciler boş yere korkmazlarmış karadan! Kendimi taşımayı başaramadığımda çektiğim sıkıntı anlatılır gibi değil!
Anladım ki Odysseus'un doğduğundan beri denizin hışmına uğrayıp her denizde gemilerinin batması deniz tanrısının kızgınlığı değilmiş; meğer deniz tutuyormuş onu. Ben de bir gemiyle nereye gidersem gideyim, onun gibi zar zor yirmi yılda ulaşırdım gideceğim yere. Denizden çıktığımda bile bulantıdan kurtulamadı midem (denizden kurtulmak deniz tutmasını bitirmiyor, bilesin!), bulantıyı biraz bastırır bastırmaz bedenime yeniden yaşam geldi. O zaman şöyle düşünmeye başladım kendi kendime: Kusurlarımızı ne kadar da çabuk unutuyoruz, bedenimizin yakalandıkları hastalıklarını bile. Bizi hemen uyarsalar da, üstelik ne kadar önemli iseler o kadar iyi saklanabilen hastalıkları unutuyoruz. Hafif bir titremeye önem vermiyor insan, ama titreme arttığı zaman insanın ateşi gerçekten yükselince, dayanıklı, cefaya alışkın olsa bile hasta olduğunu açıklamak zorunda kalıyor. Ayaklarımız ağrımaktadır, mafsallarımızda batmalar vardır, şimdiye kadar saklamışızdır, ya "topuğum burkuldu" ya da “idman yaparken bir yerimiz zorlandı da ondan” demişizdir. Şüpheli, yeni başlamakta olan bir hastalığa ne deneceği bilinmez, ama hastalık bileklere kadar yürüyüp, iki ayağı da biçimsiz hale getirirse, damla hastalığına tutulduğumuzu itiraf etmekten başka çaremiz kalmaz.
Ruhu tedirgin eden hastalıklarda bunun tersi olur. İnsan ne kadar hastaysa o kadar farketmez hastalığını; bunda şaşılacak bir şey de yok, sevgili Lucilius'um; uykusu hafif olan, dinlenirken hayaller görür, uyurken de uyuduğunun farkına varır; derin bir uyku rüyaları bile unutturur ve ruhu öylesine 178 derinlere daldırır ki, hiçbir şeyin bilincine varmaz insan. Neden kimse hatalarını itiraf etmez? Çünkü hâlâ hataların içindedir de ondan. İnsanın düşünü anlatabilmesi için uyanması gerekir; hatalarını itiraf etmek de iyileşmenin bir belirtisidir.
Uyanalım o halde, hatalarımızı ortaya çıkarabilmek için açalım gözlerimizi. Gözlerimizi açabilecek olan yalnız felsefedir; bu ağır uykuyu bir tek o dağıtır. Kendini olduğu gibi bırak ona. Sen felsefeye layıksın, o da sana layıktır. Atılın birbirinizin kollarına. Başka işleri reddet; şiddetle, açıkça reddet. Felsefeyle uğraşman gelip geçici bir şey değildir. Eğer hasta olsaydın ailenin işleriyle uğraşmaktan geri kalacaktın, forum'daki uğraşılarına son verecektin. Seni mahkemeye çağıran bir kimseye iyi bir gününde bile yardım edecek kadar değer vermeyecektin. Bütün ruhunla, elinden geldiğince çabuk kurtulmaya çalışacaktın hastalıktan. Peki şimdi de aynı şeyi yapman gerekmiyor mu? Bütün engelleri kaldır ve kendini bilgeliğe ver. Başka şeylerle meşgul olan kimse ona ulaşamaz. Felsefe kendi krallığında yapar alıştırmalarını. Zaman kaybettirmez insana, zaman kazandırır. Kaçamak zamanların işi değildir, düzenli ama zorunlu çalışmadır; hep hazır olmanı ister. İskender, arazisinin ve bütün varlığının yarısını vereceğini vaat eden bir kişiye şöyle demiş: “Ben Asya'ya, bana vereceklerinizi almak için değil, benim almadıklarımı size bırakmak niyetiyle geldim.” Felsefe de, başka uğraşılara aynı şeyi söyleyecek: “Ben sizin boş zamanınızı almak için değil, kullanmadığım zamanları size bırakmak için buradayım.”
Bütün düşüncelerini felsefeye ver, onun önünde hazır ol, ona saygı göster, seninle başkaları arasında büyük bir mesafe olsun, tanrılar senden çok ileride olmasınlar. Onlarla senin aranda ne fark olacak diye soruyorsun: Tanrılar daha uzun zaman var olacaklar. Bir bütünü daracık bir yere sığdırabilmek, Hercules hakkına, büyük sanat ister; yalnız kendi çağı bir bilgeye, bütün çağlar da Tanrı'ya açıktır. 179 Bilgenin Tanrı'ya üstün olduğu bir nokta vardır: Tanrı, yaradılışının lütfuyla korku bilmez, bilge de kendi sayesinde bilmez korkuyu. Hem insan olarak güçsüz olmak hem de Tanrı'nın sükûnetine erişmek, işte bu büyük bir iştir! Felsefenin geçici, rastlantıya bağlı her gücü köreltmeye yetecek inanılmaz bir gücü vardır. Hiçbir silah onun bedenine işlemez; hisarlarla çevrilmiştir o, dimdiktir. Kimi saldırıların hızını keser, giysinin kıvrımları arasına kaçmış hafif silahlarmış gibi bağrından uzaklaştırır, kimisine de vurur ve kendine atılan silahı atana geri yollar.
Yorumlar
Yorum Gönder