Seneca Ahlak Mektupları 58. Mektup özeti

Aristo'nun dediğine göre insan bir türdür, at bir türdür, köpek bir türdür. Bütün bunları içine alıp hepsinin üstünde olan ortak zinciri aramak gerekir. Nedir bu? Canlılar. O halde yukarıda sözünü ettiğim bütün türlerin, at, köpek yani hayvan türlerinin cinsi var olmaya başladı: canlı cinsi. Öyle ama kimi yaratıklarda can vardır ama hayvan değillerdir. Bitkilerde, ağaçlarda da bir can olduğu kabul edilir; onların yaşadığını, öldüğünü söyleriz. O halde hem hayvanlar hem bitkiler bu sınıftan olduklarına göre, canlılar üst yeri tutacaklar. Ne var ki kimi varlıklar da candan yoksundur: kayalar mesela. Demek canlılardan daha eski bir varlık olacak, herhalde maddedir bu. Bu varlığı, canlı maddeler, cansız maddeler diye ikiye böleyim. Bedenin daha üstünde de bir varlık var çünkü; biz kimi varlıklara bedenli, kimilerine de bedensiz varlıklar diyoruz. Peki bunların çıktığı ilkel varlık ne olacak? Demin pek uygun bir ad bulamadığımız şey: "quod est” yani “var olan”. Şimdi de bu varlığı türlere ayıracağız ve diyeceğiz ki: Var olan ya bedenlidir ya da bedensiz. O halde var olan, ilk ve en eski cinstir, deyim yerindeyse genel olandır. Başka cinsler de vardır ama bunlar türsel cinslerdir: insan cinsi gibi. Çünkü insan cinsinin içinde 193 ulus türleri vardır, Grekler, Romalılar, Partlar gibi; renk tüpleri vardır, beyaz, siyah, kızıl renkli insan türleri gibi; kişi türleri vardır, Cato, Cicero, Lucretius gibi. Çok türü içine alan, bir cinstir; bir cinsin altında olanlar türdür. "Var olan" ın cinsi geneldir, onun üstünde hiçbir şey yoktur, varlıkların başlangıcıdır, her şey onun altında bulunur. 


Stoacılar bunun üstüne daha esaslı bir cins koymak isterler, bunu biraz sonra hemen ele alacağım. Sözünü ettiğim o cinsin, başka bütün varlıkları içine aldığı için, haklı olarak ilk sıraya konduğunu açıklayayım önce. "Var olan" ı şu türlere ayırıyor ve şöyle diyorum: Ya bedenlidir ya bedensizdir, bir üçüncüsü yok. Yine bedeni nasıl bölüyorum? Diyorum ki, kiminin canı vardır, kimisi cansızdır. Yine canlıları nasıl bölüyorum? Diyorum ki, kiminin ruhu vardır, kiminin yalnız canı. Ya da şöyle: Kimileri bir atılım yapabilir, yürür, bir yerden öteki yere gidebilir; kimileri toprağa yapışmışlardır, kökleriyle beslenirler, büyürler. Yine canlıları kaç türe bölüyorum? Ya ölümlüdürler ya ölümsüz. 


Kimi Stoacılara göre ilk cins herhangi bir şeydir (quid). Neden böyle düşünürler, ekleyeyim: "Doğada kimi şeyler vardır, kimi şeyler de var değildir. Oysa doğa, var olmayanları da kapsar, hayalin yarattığı Kentaurlar gibi, devler gibi; tözleri olmasa bile, tıpkı yanlış bir düşünceden meydana gelmiş, belli bir hayalî biçim kazanmaya başlamış başka şeyler gibi..." Böyle derler. Şimdi sana söz verdiğim konuya dönüyorum. Platon, var olanları nasıl altı basamağa bölmüştür? İlk varlık, "var olan", ne gözle ne dokunmayla ne de herhangi bir duyuyla algılanabilirmiş; yalnız düşünülebilirmiş. Genel olan şey, insan cinsi gibi görülemez ama bu cinsin bir türü görülebilirmiş: Cicero, Cato gibi. Hayvan cinsi görülemezmiş, düşüncede varmış 194 sadece ve onun bir türü olan at, köpek vb. görülebilirmiş. Var olanların ikinci basamağına Platon, her şeyin üstünde olan, her şeyi aşan varlığı koymuş: onun en yetkin olduğunu söylüyormuş. Herkes ozan sözcüğünü kullanır, bütün şiir bu ad: Ozan denince Homeros anlaşılır. Peki, kimmiş bu, her şeyden ulu, her şeyden güçlü olan? Bir Tanrı hiç kuşkusuz. Varlıkların üçüncüsü, kendilerine özgü varlıklarmış. Sayılamayacak kadar çokmuş bunlar, ama görüş alanımızın dışında kalırlarmış. “Nedir bunlar?" diye soruyorsun. Platon'un (dizgesinin) özel gereçleri imiş bunlar (supellex). Gördüğümüz her şeyin yaratıldığı, her şeye bir biçim sağlayan örneklere “idea" diyor Platon; bunlar ölümsüz, değişmez ve dokunulmazlarmış.


İdea nedir, yani Platon'a göre nedir, dinle şimdi: "İdea, doğanın yarattığı varlıkların ölümsüz örnekleridir.” Bu tanıma bir açıklama ekleyeyim de sorun daha açık olsun senin için: Diyelim ki senin resmini yapmak istiyorum. Resmin modeli olarak sen varsın, zihnim senin kimi halini yakalayıp eserine koymak istiyor. Bana seni öğreten, senin üstüne bilgi veren, resimde taklit etmek istediğim o görüntün, idea'dır; doğada da böyle sayısız örnekler varmış, insan, balık, ağaç; doğa bunlara bakarak yaratacağı varlıklara biçim verirmiş.


Dördüncü sırada “idos” varmış. Bu idos nedir diye öğrenmek istersen dikkatli olmalısın. Bu işin güçlüğünü benim üstüme atma, Platon'un üstüne at; güçlük çekmeden hiçbir ince ayrıntıya varılamaz. Az önce ressamın örneğini ele aldım: Ressam, Vergilius'un renkli portresini yapmak istese ona bakardı. İdea, Vergilius'un çehresi olurdu, yaratılacak eserin örneği; sanatçının ondan alıp eserine koyduğu görüntü idos'tur. Arada ne ayrim var diye sorarsan, biri örnektir, öteki örnekten alınıp esere geçirilen biçimdir. Sanatçı birini 195 taklit eder, öteki ise onun eseridir. Heykelin bir yüzü varda bu idos'tur; örneğin de bir yüzü vardır, sanatçı buna bakarak heykeline biçim vermiştir, bu da idea'dır. Başka ayrıntı daha söylememi istersen: İdos, yaratılan eserdedir; idea, eserin dışındadır. Yalnız eserin dışında değil, eserden önce de vardır. 


Beşinci cins, ortak var olanlardır. Bunlar bizimle ilgili olmaya başlıyor artık. İnsanlar, hayvanlar, eşyalar bu sırada bulunur. Altıncı cins, var sayılanlarmış: boşluk ve zaman gibi Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şeyi Platon kendilerine özgü varlıklar diye düşündüğü şeyler arasında saymaz çünkü bunlar dalgalanıp duran varlıklardır, sürekli olarak azalıp çoğalırlar. İçimizden hiçbiri, yaşlıyken gençliğinde olduğu gibi değildir. Hiç kimse sabah neyse, bir gün önceki insan değildir artık. Irmaklar gibi sürüklenip, akıp geçer bedenlerimiz. Gördüğün her şey zamanla birlikte koşar, gördüğümüz hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, ben bile her şeyin değiştiğini söylerken değiştim şu anda. Şu söz Herakleitos'un:


"Aynı ırmağa iki kez hem giriyoruz hem girmiyoruz."


Çünkü ırmağın adı aynı kalır ama suları akıp geçmiştir. Bu olay, bir ırmakta insanda olduğundan daha iyi izlenebilir, öyleyken bizi alıp götüren akıntı daha az hızlı değildir; işte bu yüzden beden dediğimiz o pek değişken şeyi onca sevmemize, gün gelip öleceğiz diye korumamıza, böylesine deli divane olmamıza şaşıp kalıyorum, çünkü her an bir öncekinin ölümü demektir: her gün gelen ölüm, bir kez tam geliverse neden korkmak isteyesin ki? Değişken, aksak, her türlü etkiye açık insan türünden söz ettim. Evren, o sonsuz, yenilmez varlık da değişir, hep aynı kalmaz. İçinde bulunan her varlığı korusa da, onlar eski hallerinde kalmaz artık; düzenlerini değiştirir evren.


"Bütün bu anlattığın ince ayrıntı ne işime yarar benim?"

Bana sorarsan hiçbir işine yaramaz. Nasıl ki maden oymacısı 196 uzun süre dikkatle bakmaktan yorulan gözlerini dinlendirir, dilimizdeki deyime göre şenlendirirse; biz de ara sıra ruhu gevşetelim, kimi eğlencelerle oyalayalım ama bu eğlenceler de yine birer çalışma olsun. İyi gözlemlersen bunarda da seni kurtarabilecek bir şeyler bulacaksın. Ben de, Lucilius, böyle yaparım hep: Her bilgiden, felsefeye ne kadar aykırı olursa olsun, kendi yararıma kullanmak için bir şeyler kaparım. "Hangi konu az önce ele aldığımız konular kadar ahlakı düzeltmeye daha az yararlı olur? Platon'un idea’lar beni nasıl daha iyi yapmaya yarayabilir? Aşırı isteklerimi gemlemek için bunlardan ne çıkarabilirim ben?” dersen, şunu bile çıkarabilirsin: Duygularımıza köle olan, bizi yakıp kavuran, kışkırtan şeylerin gerçek olan şeyler arasında olduğunu kabul etmez Platon. Demek ki bunlar hayalidir; bir zaman için bir görüntüleri vardır ama hiçbirisi kalıcı, sağlam değildir. Ne var ki biz onları sanki hep var olacaklarmış gibi, hep bizim olacaklarmış gibi arzu ederiz, zayıf, kararsız, boş yanılgılar içinde kalakalırız. Sonsuz olan şeylere doğru yollamalıyız ruhumuzu. Uzayın yüksekliklerinde dolanıp duran bütün varlıkların örneklerine, bunların arasında oturan Tanrı'ya hayran olalım. O Tanrı, öz'leri engel olduğu için ölümsüz kılamadığı varlıkları ölümden nasıl koruyacağını, akıl yoluyla bedenin hatalarını nasıl yeneceğini öngörmüştür. Her varlık sonsuz olduğu için değil, onu yönetenin korumasıyla daimidir; yoksa ölümsüz varlıklar bir vasiye gereksinmezlerdi. Yaratan, bunları maddenin kırılganlığını kendi gücüyle yenerek korur. Bunca değersiz olan, var olup olmadıkları bile şüphe götüren şeyleri hor görelim o halde.


Bir de şunu düşünelim: Bizim gibi ölümlü olan uzay bile bir öngörü (providentia) sayesinde tehlikelerden kurtulur; bizim öngörümüzle de insanların büyük bir kısmını mahveden ihtiraslara hâkim olabilirsek, engel olabilirsek, bu küçük bedenin yaşamını bir sınırda uzatabiliriz. 197


Platon bile sağlığına itina etmesi yüzünden yaşlılığa erişti. Sağlıklı, güçlü bir yapısı vardı. Göğsünün genişliği yüzünden ona bu lakap verilmişti. Ne var ki yaptığı deniz yolculukları, uğradığı tehlikeler çok azaltmıştı gücünü. Ilımlı, dengeli yaşayışı, insanların hırsını uyandıran şeylere karşı ölçülü olması, kendi kendine titizlikle destek olması sayesinde birçok engelleyici nedenlere karşın ömrünü ihtiyar yaşına kadar sürdürdü. Çünkü bilirsin sanırım, Platon'un kendine iyi bakması onun hayrına olmuştur. Tam seksen bir yaşını doldurduğu doğum gününde gözlerini yummuştu yaşama. Bir rastlantıyla o gün Atina'da olan Pers kâhinleri bu yüzden ölüsü için kurban kesmişler, çünkü yaşı dokuz ile dokuzun çarpımı olan seksen bir gibi çok yetkin bir sayıya ulaştığından onun insan kaderini aşan bir kaderi olduğuna inanmışlar. Senin bu toplamdan birkaç gün feda etmeye, kurbandan da vazgeçmeye hazır olduğundan hiç şüphe etmem!  Azla yetinmekle ihtiyarlığı uzatabilirsin; bence ne can atılacak ne de reddedilebilecek bir şeydir ihtiyarlık. İnsanın kendi kendisiyle olabildiğince uzun zaman birlikte olması tatlı bir şeydir ama kendinde bir zevk kaynağı bulmaya layık olması şartıyla. Bu yüzden şu konuda bir karara varmalıyız: ihtiyarlığın son günlerini hor görmeli miyiz? Sonumuzu beklemeli mi, yoksa bu işe kendi elimizle mi bir son vermeliyiz? Kader gününü tembel tembel bekleyen kişinin hali, korkan insanın haline yakındır, tıpkı şaraba aşırı düşkün insanın şarap testisini boşaltıp dibindeki tortuyu da içmesi gibi. Ama yine de yaşamın bu son bölümü bir tortu mudur yoksa çok duru, çok saf, tertemiz bir şey midir diye araştıracağız; yeter ki zekâ zarar görmeden kalmış olsun, bozulmamış 198 duyular ruha yardım etsin, beden sakatlığı olmasın, ölüm vaktinden önce yerleşmesin bedene. Bir insan, yaşamı mı yoksa ölümünü mü uzatır, çok önemlidir bu sorun.


Peki beden görevlerini aksatıyorsa, ruhu bu yükten kurtarmak neden gerekli olmasın? Belki zorunlu olacağı zaman elinden gelmeyebilir diye gerektiğinden biraz önce yapmalı bu işi. Madem hemen ölmektense kötü yaşamanın tehlike büyük tehlikelere zar atan kişi akılsızın biridir. Uzun süren ihtiyarlık pek az kişiyi zarar görmeden ulaştırır ölüme; bir çoklarını yaşam, hiçbir işe yaramadan bir köşede uyuşuk bırakır. Senin kanına göre, hâlâ yaşamından bir parça yitirmek, onu sona erdirme hakkını kaybetmekten çok daha acı bir şey midir? Bu düşüncelerin seninle ilgili olduğunu sanıp sakın beni zoraki dinleme, dediklerimi değerlendir. İhtiyarlık beni kendime olduğum gibi korursa, yani en iyi yanımla olduğum gibi korursa ihtiyarlığı bırakacak değilim. Gelgelelim zihnimi bozarsa, onu parça parça koparıp yok ederse, bana yaşamı değil, bir tek soluğumu bırakırsa bu çürümüş, çökmek üzere olan yapının üstünden atlar geçerim. Hastalıktan ölerek kurtulmak istemem, yeter ki hastalığım iyileşebilecek olsun, ruhuma zarar vermesin. Acı çekiyorum diye kendi ellerimle yaşamıma son vermeyeceğim; bu tür ölüm, yenilgidir. Yok, bilirsem ki bu acıyı hep çekmek zorundayım, çıkar giderim bu yaşamdan; acı çekiyorum diye değil, acım yaşamak için bulduğum her nedene karşı bir engel olduğu için. Acısı yüzünden ölen insan zayıf ve korkaktır, acı çekmek için yaşayan insan da akılsız.


Çok uzattım sözü, dağarcığımda akşama kadar sürecek malzeme var daha. Bir mektuba son vermesini bilmeyen, nasıl son verebilir yaşamına? O halde hoşça kal! Hep ölümlerden bahseden sözlerimden sonra severek okuyacaksın bu son sözü. 199


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalbin Secdesi

Enflasyon Nedir?

Aklın Üzerindeki Sessiz Tehdit