Seneca Ahlak Mektupları 78. Mektup özet

78. Mektup
Sık sık yakalandığın, küçük ateşlerle seyreden bir nezle geçirmişsin. Hastalanmana, bu rahatsızlığın müzminleşmesine üzüldüm. Çünkü bu tür rahatsızlık benim de başımdan geçti. Başlangıçta pek önem vermemiştim. O zamanlar gençtim, hastalığın sarsıntısına katlanabiliyordum, hastalıklara karşı inatla direnebiliyordum. Daha sonra yenildim, hem de öylesine yenildim ki, bütün bedenim baştan aşağı nezleye tutulmuştu sanki. Adeta bir deri bir kemik kalmıştım. Çok kez canıma kıymaya kalktım; çok saygıdeğer babamın ilerlemiş yaşı engel oldu buna. Çünkü ben ölmek için nereden güç bulurum diye düşünmedim; babam benim yokluğuma katlanamaz, bu gücü kendinde bulamaz diye geçirdim hep aklımdan. Bu yüzden yaşamaya karar verdim. Çünkü gün olur, yaşamak bir cesaret gösterisine dönüşür. 
Hiçbir şey, Lucilius, benim yetkin dostum, dostların sevgisi kadar güçlendirmez hasta bir insanı, ölüm düşüncesini ve korkusunu alıp götürmez. Dostlarım yaşadıkları sürece ölmüş saymıyordum kendimi. Bana öyle geliyordu ki, ben yine onlarla birlikte, onlarda yaşayacaktım, son nefesimi vermeyecektim de, bu soluğu sanki onlara geçirecektim. Bütün bunlar kendime yardım etmek, her türlü işkenceye dayanmak isteğini verdi bana. Ayrıca ölümün ruh halini üstünden atsa da, insanda yaşamak arzusunun olmaması çok acınacak bir şeydir. 
Benim yapacağım uyarı şu -hem bu tür ölüm için değil, bütün bir ömür için bir devadır bu-: Ölümü hor gör! Bu ölüm korkusundan kurtulursak hiçbir şey zor gelmez bize! 
Her hastalıkta üç kötü şey vardır: 
  • ölüm korkusu,
  • beden ağrısı, 
  • zevklerden uzak kalmak. 
Ölüm üstüne yeteri kadar konuştuk, yalnız şunu ekleyeyim, bu bir hastalık korkusu değil, bir doğa korkusudur. Birçok insanın ölümünü hastalık geciktirmiştir. Öldüklerini sanmaları öldürmemiştir onları, bu hal onlar için kurtarıcı olmuştur. Evet, öleceksin ama hasta olduğun için değil, yaşadığın için öleceksin. Bu durum sen sağlığına kavuşmuşken de böyledir: İyileştiğin zaman ölümden değil, hastalıktan kurtulmuşsundur. 
Şimdi hastalığın kendine özgü olan kötü bir yanına değinelim: Hastalığın birçok ağır sancıları olur, ama aralıklı geldikleri için katlanabilir insan bunlara. Çünkü insana büyük 281 bir acı saplandı mı uzun sürmez. Kimse uzun zaman acı çekmez. Bizi çok seven doğa, bizim yapımızı öyle düzenlemiştir ki acımız ya katlanılabilir bir acıdır, ya da kısa sürelidir. En büyük acılar, bedenin en dayanıksız bölümlerine yerleşmiştir, sinirlerde, eklemlerde, başka zayıf noktalarında; dar bir yerde aksaklık olduğu zaman olanca şiddetiyle saldırır. Ne var ki bu bölümler çarçabuk da sağırlaşır. Acının şiddeti yüzünden acı duymaz olurlar. Soluğumuz doğal akışında engellenip kötüleşince bizi güçlendiren, uyaran gücünü yitirdiği için de olabilir bu, bozulmuş sıvı akacak yer bulamayınca kendi üstüne saldırdığı ve kapladığı yerlerden duyguyu ortadan kaldırdığı için de olabilir. İşte böylece ayak, el damlası, her türlü omurilik ve sinir sancıları, acıyla oyulan yer sağırlaşınca diner. Bütün bu sancılar ilk saplanışında sarsar insanı, zamanla söner bu saldırı, sancı sonunda uyuşur kalır. Diş, göz, kulak ağrıları bedenin dar bir yerinden çıktıkları için bu kadar şiddetlidir. Hercules hakkına, baş ağrıları için de böyledir bu iş. Daha zonklayıcı bir ağrı başlarsa, sonunda kendinden geçer, bayılır insan. O halde büyük bir sancı için şöyle bir avuntu vardır: Çok acı duyulduğu zaman artık hiçbir şey duyulmaz olur. Bir de şu var: Bedenleri hırpalandığı zaman, cahiller kötü durumda kalırlar, çünkü kendi ruh âlemleri ile yetinmeye alışkın değillerdir. Bedenleriyle çok yakınlık kurmuşlardır, bu yüzden değerli ve ileri görüşlü bir kişi ruhu bedeninden ayırır ve daha yetkin, tanrısal bölümüyle ilişki kurar asıl. Öteki bölümüyle de, o hep yakınmalı, zayıf yanıyla yani, gerekli olduğu kadar ilgilenir. “Öyle ama," diyeceksin, “alışılmış zevklerden yoksun olmak sıkıcı bir şey: perhiz etmek, susamak, acıkmak gibi."
Bunlar başlangıçta zor gelir insana, sonraları, canımızın çektiği her şeyden vazgeçip isteksizleştikçe iştah azalır. Bu yüzden mide mızmız olur, yemeye düşkün olduğu yiyeceklerden tiksinir. Bütün istekler söner gider. İstemediğin bir şeyden yoksun olmanın da acı bir yanı yoktur. 282 Bir de şunu ekle: Hiçbir sancı ara vermez ya da kesinlikle ertelenmez değildir. Sancının gelişinden belki de kaçınabilir insan, gelişi de ilaçlarla önlenebilecektir. 
Hiçbir sancı belirtisiz gelmez, özellikle sık sık gelen bir sancıysa. Kaçınılmaz en son tehdit hor görülürse, hastalığın acılarına katlanabilir insan. Kendi acılarını artırma sakın, yakınmalarınla acılarını büsbütün ağırlaştırma. Peşin yargılar eklenmezse, acı hafiftir aslında. Ama kendini yüreklendirmeye başlarsan ve dersen ki , "Hiçbir şey değil bu, ufacık bir ağrı kesinlikle. Biraz dişimi sıkayım, neredeyse sona erecektir.” Sen onu hafife alırsan, hafifletirsin. Geçmiş acıları kovuşturmaktan vazgeçmeliyiz. Şöyle dememeli: “Kimse böylesine ağır acı çekmedi. Ah, ne işkenceler içinde kaldım! Ne felaketlere katlandım! Hiç kimse benim ayağa kalkacağıma inanmadı. Bütün bunlar doğru olsa bile, geçti gitti artık hepsi! Geçmiş acıları yineleyip eskiden mutsuz oldun diye yine mutsuz olmak neye yarar? Ayrıca herkes -kendilerini kandırarak üstelik, felaketlerini devamlı abartır dururlar. 
Kendi felaketinin sona ermesinden sevinç duymak doğal bir şeydir. O halde iki şeyi kaldıralım; hem gelecek korkusunu hem de eski felaketlerin anısını. Biri beni ilgilendirmiyor artık, öteki ise daha başıma gelmemiştir. Böyle güç durumlardayken insan şöyle demeli: 
"Gün olur belki tatlı tatlı anarsınız bunları." 283
Şimdi birçokları şöyle yapıyorlar: Felaketlere göğüs gerecek yerde, kendilerini felaketin içine atıyorlar; seni sıkıştıran, peşini bırakmayan bela, sen bir kez kaçmaya başlarsan peşinden gelecek, daha beter çökecek üstüne. Ama ayak dirersen, karşı koymaya niyetlenirsen gerileyecektir. 
Hastalığın uzun mu olmasını istersin, yoksa şiddetli ama kısa olmasını mı? Uzun olursa aralıklıdır, nefes alma fırsatın olur, yeniden saldırmak ve dinmek için zorunlu olarak çok zaman sağlar sana. Hastalık kısa ve hızlı gelişen türdense, iki halden biri olur: Ya kendi gider ya da insanı götürür. Ha o yok olmuş, ha ben, ne fark eder sanki? Her iki halde de acı sona erer. Zihnini başka düşüncelere çevirmenin, acıyı aklından çıkarmanın da faydaları vardır. Yapmış olduğun şerefli, cesaretli olayları düşün. İyi başardığın işleri geçir içinden. Çok beğendiğin örneklerde dolaştır belleğini. O zaman çok güçlü, acısını yenmiş kişilere rastlayacaksın. 
Hastalık sarmış bedenini, ama ruhunu da sarmadı ya! İnan bana yatakta bile erdemin, cesaretin bir yeri vardır. Atılgan bir ruhun, korkuya boyun eğmemenin belirtileri sadece askerde, savaş yerinde meydana çıkacak değil ki! Güçlü insan, giysilerinin altında bile gösterir kendini. Yapacağın iş şu: Hastalıkla iyice boğuşmak. Hastalıklar seni hiçbir şeye zorlayamazsa, hiçbir şeyi iyilikle yaptıramazsa parlak bir örnek sergileyeceksin. Hastayken herkes seyretseydi bizi, ne büyük bir üne konu olacaktık! Sen kendi kendini seyret, kendi kendini öv! 
Bundan başka iki tür zevk vardır: Hastalık bedensel zevkleri engeller evet, ama büsbütün ortadan kaldırmaz. Doğrusunu istersen, bu zevkleri uyandırır bile: İnsan susadı mı, içmekten daha çok hoşlanır; acıkan insana yemek daha lezzetli gelir; perhizden sonra alınan her gıda daha büyük bir iştahla 285 yenir. 
Peki bunda ne kötülük var senin için? Bir hasta gibi yemek yiyeceksin, yani sağlıklı bir insan gibi yiyeceksin aslında! 
Ama biz hepsine kolaylıkla göğüs gereceğiz. Şerbetlere, sıcak sulara, çıtkırıldımlar için, sefahate bulanmışlar, bedeninden çok ruhu hasta olanlar için dayanılmaz görünen her şeye katlanacağız. Yeter ki ölüm korkusundan vazgeçelim! İyinin ve kötünün sınırını iyi bilirsek, vazgeçeriz de. Ancak bu şekilde ne yaşamdan bıkarız ne de ölümden korkarız. 
Sahte, yanlış şeyler bıkkınlık verir. Ayrıca ölüm yaklaşır ve çağırırsa insanı, erken bile gelse, orta yaşta bile yakalasa onu, çok uzun bir yaşamın ürünlerini derlemiş 286 olur insan. Büyük bölümüyle tanımıştır doğayı, şerefli olan şeylerin zamanla büyümediğini öğrenmiştir. Yaşamı boş, bu yüzden de sonsuz zevklere göre değerlendiren kişiler zorunlu olarak yaşamı kısa bulurlar. Posidonius'un dediği gibi: “Bilgili insanların bir tek günü bilgisizlerin koskoca ömründen daha uzundur.” 
Şimdilik şunu iyi belle, sakın aklından çıkarma: Kötü günlere ait olmamalı, iyi günlere güvenmemeli; kaderin her cilvesini, yapabileceği her şeyi sanki kesinlikle yapacakmış gibi gözünün önünde tutmalısın. Uzun süredir beklenen şey insanın başına daha hafif çöker.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalbin Secdesi

Enflasyon Nedir?

Aklın Üzerindeki Sessiz Tehdit