123. Mektup

 

123. Mektup

Uzun olmadığı halde rahatsız bir yolculuktan sonra Alba'daki evime gecenin geç saatlerinde ulaştım. Orada kendimden başka hiçbir şeyi hazır bulmadım. Yorgunluğumu atmak için uzandım yatağa, aşçının, ekmekçinin gecikmesini iyiye yormaya çalışıyorum, kendi kendimle tartışıyorum.


Güler yüzle karşılandığı zaman, hiçbir şey zor gelmez insana; bahane üstüne bahane aramazsan, alınmak için hiçbir neden bulunmaz. Ekmekçinin ekmeği yokmuş, ama kâhyanın ekmeği var, kilercinin de var, köylünün de var. “Kötü ekmek” diyorsun. Dur hele, iyi olur şimdi! Açlık sana onu yumuşacık has undan bir somun bile yapacak. Bu yüzden açlıktan buyruk almadıkça onu yeme! O halde bekleyeceğim ve iyi ekmek buluncaya kadar ya da artık bu ekmeği kabul edene kadar yemeyeceğim.


Hiç kimse her isteğini elde edemez. Yapabileceği tek şey şu insanın: Elinde olmayanı istememek, elinde olanları da neşe içinde kullanmak. Özgürlüğün, iyi eğitilmiş, kötü muameleye katlanan bir midedir. 


Birçok şeyin ne kadar gereksiz olduğunu yoksun olmaya başladığımız zaman anlıyoruz ancak. Onları, kullanmak zorunda olduğumuz için değil, elimizin altında oldukları için kullanıyoruz. “Başkaları edindiler, birçok kişide var” diye ne kadar çok şeyi edinmişizdir. Bizim felaketlerimizin nedenleri arasında şu da var: Bir başkasını örnek alarak yaşıyoruz, aklımıza uyup kendimize bir yön verecek yerde, alışkanlıklarla sürüklenip gidiyoruz. Pek az kişi yapsaydı taklit etmek istemeyeceğimiz bir işi, birçokları yapmaya başlayınca, sanki daha yaygın olduğu için şerefli bir iş olmuş gibi izliyoruz biz de. Bizim gözümüzde hata genelleşti mi, doğrunun yerini tutar.


İnsanların en kötüleri oradan oraya laf taşıyanlarıdır. Bir de kusurları taşıyanlar vardır. Bunların sözleri çok zarar verir çünkü hemen etkilemeseler bile, tohumlarını ruha ekerler. O kimselerden uzak olduğumuz zaman bile bırakmazlar peşimizi, ileride kötülüğü canlandıracaklardır içimizde.


Ruhtan bu tatlı sesi söküp çıkarmak kolay iş değildir. Peşimizden gelmekte ayak direrler, sürüp giderler ve arada bir geri dönerler. O halde kulaklarımızı kapayalım kötü sözlere, daha ilk söylendikleri zaman bile! Çünkü daha başlangıçta içimize girip yerleştiler mi sonrasında daha cüretli olurlar. Ardından şu sözlere sıra gelir:


“Erdem, felsefe, adalet, hepsi boş sözlerin kuru gürültüsünden başka bir şey değildir, bir tek mutluluk vardır: İyi yaşam sürmek, yiyip içmek, varlığından yararlanmak! İşte yaşam diye buna derim! Ölümlü olduğunu anımsamak budur işte! Günler akıp geçiyor, yaşam onarılamadan kayıp gidiyor. Hala duraksıyor muyuz? Bilge olmak neye yarar? 487 Hem yaşlanınca bedenimizin zevk alması olası değil ki. Zevk alabiliyorken daha, canın çekip duruyorken bedene itidal aşılamak, yaş ilerledikçe nasıl olsa kayıp gidecek olan her şeyin daha şimdiden yok olmasını istemek, ölüme karşı çıkmak neye yarar? Bir sevgilin yok, sevgilini kıskandıracak genç bir çocuğun yok. Hiç sarhoş olmadan çıkıyorsun evden, her gün babasına hesap vermesi gereken bir evlat gibi yemek yiyorsun. Bu seninki yaşamak değil, başkalarının yaşamına iştirak etmektir. Torunun için servet biriktirmek, kendini her şeyden yoksun etmek gibi çılgınlık, delilik var mı? O koskoca mirasın sana dostken düşman olsun diye, öyle mi? Ne kadar çok kalırsa, torunun o kadar çok sevinecek ölümüne. Şu asık yüzlü, çok ciddi, başkalarının yaşamını denetim altında tutan, kendi kendilerine düşman olan kişilere, şu herkesin eğitimcisi kesilen insanlara bir pul kadar değer verme! İyi bir yaşamı iyi bir ün kazanmaya yeğ tutmakta hiç duraksama sakın!”


Odysseus'un geminin direğine bağlanmadan önlerinden geçirilmeyi reddettiği Seirenlerin sesleri gibi, bu sözlerden de kaçınmalısın; çünkü bu sözlerin de etkisi büyüktür. İnsanı yurdundan, ailesinden, dostlarından uzaklaştırır bunlar; aşıp geçmeyi bilmezsen, yüz karası zavallı bir yaşama atarlar insanı. Doğru yolu izlemek, tatlı şeylerle, şerefli olanların senin için eşit olacağı yere kadar ilerlemek en iyisi değil mi? Bizi çeken ya da kaçıran iki tür olay olduğunu bilseydik, bu yola ulaşabilirdik. Zenginlik, zevkler, güzellik, mevki ihtirası, hoşa giden ve yüzümüze gülen her şey çeker insanı; çaba, ölüm, acı, alçaklık, yoksulluk içinde geçen yaşam da uzaklaştırır. O halde, ne bunlardan korkalım ne de ötekilere can atalım; kendimizi alıştıralım bu işe. İkisiyle de savaşalım; bizi çeken şeylerden uzak duralım, bize saldıranları da püskürtelim. Yukarı çıkanlarla aşağı inenlerin davranışları birbirine ne kadar 488 yokuş çıkanlar da öne. Çünkü yukarı çıkarken ağırlığını öne verirsin ya, inerken de arkaya eğilmek, kusurla bağdaşmak demektir. Lucilius, zevklere inilir ama sıkıntı ve zorluklarla karşılaşmak için tırmanmak gerekir. Birinde bedenimizi frenlemeli, ötekinde itmeliyiz.  


Şimdi zevkleri övenler, acıdan korkmayı (aslında çirkin bir davranıştır) aşılayanlar mı bizim kulaklarımıza böylesine zararlı sözler söylüyorlar? Böyle mi demek istiyorum sence? Ben Stoa felsefesinin perdesi altında bizi hatalara teşvik eden kimi insanların da bize zarar verdiklerini düşünüyorum. Çünkü bunlar yalnız bilgenin, bilgin kişinin sevgiyi uyguladığını söylerler ve şöyle atıp tutarlar: “Bu sanatta da en uzman kişi odur. Tıpkı şölenlerde, yemeklerde en hünerli olması gibi. Biz şu soruyu araştıralım: Genç oğlanlar kaç yaşına kadar aşkın nesnesi olabilir?” Bu âdetler Greklere göredir, biz başka şeylere kulak kabartalım asıl:

“Hiç kimse rastlantıyla iyi olmaz. Erdemin öğrenilmesi gerekir. Zevk aşağı, alçak, bir değer verilmemesi gereken bir şeydir. İnsanlarla dilsiz hayvanlarda ortaktır. Hiç işe yaramayan, çok hor görülesi varlıklar uçar gider zevke. Şan ise kof ve kaygandır, esintilerden daha oynak bir şeydir. Fakirlik, ancak ondan nefret eden için bir kötü'dür. Ölüm bir kötü değildir; yakından incelersen görürsün ki insan türünün tek eşit yasasıdır. Batıl inanç, deliliğin bir yanılgısı sayılmalı: Sevileceklerden korkar, saygı duyduklarına hakaret eder. Çünkü tanrılara hakaret ediyorsan, pekâlâ onları inkâr da edebilirsin."

İşte bunları öğrenelim, hatta ezbere bilelim. Felsefenin kusurlara bahane bulması diye bir şey olamaz. Hekimin ölçüsüzlüğü önerdiği hastanın kurtuluş umudu yoktur artık. 489


“Eskilerin bilgeliklerine götürebilirim seni.

Öğrenmekten sıkılmazsan ince ayrıntıları, "


Yok, sıkılmazsın, hiçbir ince ayrıntıdan kaçınmazsın. İnce zevkin yalnız büyük konuları işlemekle kalmaz. Hem bu ya nını, her şeyi yetkin bir noktaya vardırmanı beğeniyorum, hem de onca özenmeden sonra hiçbir şey elde edemediğin zaman üzülmeni. Böyle bir durum ortaya çıkmasın diye gayret edeceğim, şimdi bile uğraşacağım. Soru şu: İyi, duygularla mı algılanır, yoksa zekayla mı? Dilsiz hayvanlarda, yeni doğmuş bebeklerde iyi'nin olmadığı da eklenir bu soruya.


Zevki en yüce yere oturtanlar, iyi'nin algılanabilir olduğunu düşünürler; biz ise buna karşılık iyi'yi ruha bağladığımız için, onu zekâyla kavranabilir diye düşünüyoruz. İyi üstüne duyular karar verseydi, hiçbir zevki geri çeviremezdik -çünkü her birinde bir çekicilik, hoşa giden bir yan vardır- ve hiçbir acıya isteyerek katlanmazdık. Çünkü hiçbir acı, duyulara zarar vermemezlik edemez.


Ayrıca, zevklere çok düşkün olanlarla acıdan her şeyden çok korkanlar kınanmayı hak etmeyeceklerdi. Ama biz boğazına, zevkine düşkünleri, acıdan korktukları için erkekçe hiçbir davranışa cesaret edemeyenleri hor görüyoruz. İyi, kötü üstüne hakem olarak duyularına boyun eğenler de ne bakıma günah işlerler? Onları arzu edilecek, kaçınılacak şeylerin hakemliğine siz getirmediniz miydi? Ama bu işe akıl önderdir doğal olarak: Akıl nasıl mutlu yaşam üzerine, erdem üzerine, şerefli şeyler üzerine karar veriyorsa, iyi ve kötü üzerine de yine o karar verir. Buna karşı olan insanlara gelince, onlar en kötü bölüme daha iyi hakkında karar verme yetkisini tanımışlardır. İyi üzerine kararını verecek olan duyudur, zayıf, körelmiş ve hayvanlarda olduğundan daha ağır 490 işleyen insanlardaki o duyu. Eğer bir kimse, küçük varlıkları gözleriyle bakarak değil de, elleriyle dokunarak birbirinden ayırmayı düşünseydi, bu iş için gözlerden daha ince, daha içe işleyen bir duygusal keskinlik iyiyi kötüden ayırma olanağını verebilir miydi bize? Görüyorsunuz ya o kimse işleyen bir duygusal keskinlik, iyiyi kötüden ayırma olana verebilir miydi bize? Görüyorsun ya, o kimse ne kadar gerçeklerden habersiz davranıyor? Yüce, tanrısal şeyleri nasıl yerlere çarpıyor! Ona bakarsan en büyük iyi'ye ve kötü'ye "Nasıl ki her bilimin, her sanatın," der, “kendisini doğuran, geliştiren, elle tutulabilir, apaçık bir verisi olması gerekiyorsa, aynı şekilde mutlu yaşam da temelini ve başlangıcını apaçık verilerden, duyuların altına inen bir şeyden alır. Siz mutlu yaşamın başlangıcını apaçık verilerden aldığını söylüyorsunuz, öyle değil mi?” Biz diyoruz ki, doğaya uygun olan yaşam mutludur. Doğaya uygun olan şey, tıpkı bütün olan bir varlık gibi, apaçık ve anında ortaya çıkar. Doğaya uygun şeydir diye, ben doğar doğmaz bir insana nasip olan şeye iyi demiyorum ama iyi'nin başlangıcı diyorum. Siz en büyük iyi'yi, zevki yeni doğmuş bebeğe veriyorsunuz. Böylece bebek daha doğuşunda, yetişkin insanın vardığı yerden işe başlamaktadır. Siz bir ağacın doruğunu kök yerine kullanıyorsunuz. Birisi çıkıp da, 'Annesinin karnına sığınmış, cinsiyeti bile belli olmayan, tazecik, daha bir bütün olmamış, biçimsiz bir bebekte herhangi bir iyi bulunmaktadır' dese, o kişinin açıkça yanıldığı görülür. Dünyaya daha yeni gelmiş bir bebekle, annesinin karnında saklı o yük arasında ne kadar küçük bir fark vardır? Her ikisi de iyi'yle kötü'yü anlamak için aynı derecede olgundur; küçük bebek iyi'yi , bir ağaç ya da somut bir hayvandan daha çok anlıyor değildir. Peki, neden iyi bir ağaçta ya da bir hayvanda bulunmaz? Çünkü onlarda akıl yoktur da ondan; bu yüzden, bebekte “iyi” bulunmaz çünkü onda da akıl yoktur. Akla eriştiği zaman, iyi'ye de erişecektir. Akılsız hayvan vardır. henüz akıllı olmamış hayvan vardır, 491 akıllı olup da henüz ergin olmamış hayvan vardır. Bunların hiçbirinde iyi yoktur, akılla birlikte gelir iyi. Bu söylediklerim arasında ne fark var? Akılsız olan hayvanda hiçbir zaman iyi olmaz; henüz akıllı olmayan da şu an iyi olamaz; akıllı olup da henüz ergin olmamış hayvanda iyi bulunabilir, anda yoktur. Evet, öyle diyorum, Lucilius, iyi ne herhangi bir bedende ne de herhangi bir yaşta bulunur; sonuç, nasıl başlangıçtan; tamamlanmış, nasıl taslaktan uzaksa, iyi o uzaktır bebekten; o halde gelişmekte olan taze bir bedende bulunmaz. Nasıl mı? Tıpkı bir tohumda da bulunmadığı gibi. Şöyle diyebilirsin: Bir ağaçta, bir tohumda bir iyi olduğunu biliyoruz. Ama bu iyi ilk yeşeren, toprağı patlatan filizde yoktur asıl. Buğdayda herhangi bir iyi vardır, ama bu iyi henüz sütlü başakta bulunmaz; yumuşak başak, kınından çıkmadan da oluşmaz; ısı ve doğanın gerektirdiği gelişme buğdayı olgunlaştırdığı zaman işte, ancak o zaman var olur. Nasıl ki her yaratık, iyi'sini ancak yetişkin olduğunda ortaya koyarsa, insanın iyi'si de ancak aklı ergin olduğunda var olur. Nedir bu iyi? Söyleyeyim: Özgür bir ruh. Başı dik, başka her şeyi kendine boyun eğdiren bir ruh. Bu iyi bir bebeğin içine öylesine işlemez ki; bebek, çocuk yaşa gelince bile ummaz bunu, delikanlı olunca bile umudu yersiz olur. Yaşlı çağında da bu iyi'ye uzun ve dikkatli bir çalışmayla erişmesi başarı sayılır. Bu bir iyi'yse, zihinle de kavranabilir demektir.


“Ağaçta da, bitkide de bir iyi olduğunu söyledin, o halde bebekte de bir iyi olabilir." Gerçek iyi ne bir ağaçta ne de konuşmaktan yoksun hayvanlarda vardır; onlardaki iyi'ye sözgelişi iyi denir. “Peki, nedir bu?" diyorsun. Bu, onların her birinin doğalarına göre bir iyi'dir. Bu iyi ise dilsiz bir hayvanin nasibi olamaz, daha kutlu, daha iyi bir cinse (yaratılışa) nasip olur. Aklın bulunmadığı yerde iyi yoktur. Dört yaratılış vardır: Ağacın, hayvanın, insanın ve tanrıların yaratılışı. Son ikisinin, yani akıllı olanların doğaları aynıdır, ama bunlar bir 492 bakıma değişiktir: Biri ölümlü, ötekisi ölümsüzdür. Bunlardan birinin iyi'sini, yani Tanrı'nın iyi'sini doğa yetkinleştirir; ötekinin iyi'sini, yani insanın iyi'sini de gayret ve çaba yetkinleştirir. Geri kalan ikisi gerçekten yetkin değil, yalnız kendi doğaları içinde yetkindirler; bunlarda akıl yoktur. Çünkü ancak evrensel doğaya göre yetkin olan, yetkin olabilir, evrensel doğada akıl vardır. Geri kalan her şey kendi türünde yetkindir. Mutlu yaşamın bulunamadığı bir yaratıkta, mut-

lu yaşamın sağladığı şeyler de bulunamaz. Mutlu yaşamı da iyi'ler yaratır. Dilsiz hayvanda ne mutlu yaşam vardı ne de mutlu yaşamın yarattığı bir şey. O halde dilsiz hayvanda iyi yoktur.


Dilsiz hayvan, duygularıyla o anı kavrar, duyularıyla uyarıldığı bir olay olursa geçmişi de kavrar; tıpkı atların yolun başına gelince yolu anımsayacakları gibi. Örneğin ahırdayken her zaman yürüdüğü yol, atın aklına hiç gelmez. Bir üçüncü zaman türü de vardır: gelecek zaman. Bu zaman, hayvanlar için hiç mevcut değildir. Bütün zamanları bilmeyen hayvanların doğası nasıl yetkin sayılabilir ki? Çünkü zaman üç bölümden oluşur: geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. 

Hayvanlar için verilen tek zaman en fani, en kısa sürüp hızla geçen şimdiki zamandır. Geçmişi pek az anımsarlar. Yetkin bir fıtratın iyi'si, yetkin olmayan bir fıtratta bulunamaz; ya da buna karşıt bir doğada varsa bu, bitkide de vardır. Hayvanlarda doğaya uygun olan şeylere karşı büyük bir atılım, güçlü bir eğilim olduğunu yadsıyamam, ama bunlar düzensiz ve darmadağınıktır; oysa iyi ne düzensizdir ne de darmadağınık. “Peki,” diyorsun, "hayvanların hareketlerinde bir karışıklık, bir düzensizlik mi vardır?” Evet, onların doğası bir düzen tutmuş olsaydı, bir karışıklık, karmaşa var, derdim. Aslında onlar doğalarına göre hareket ederler: Karışık olan bir şey, gün gelip karışık da olmayabilen bir şeydir. Endişeli olan bir şey, sakin  huzurlu da olabilen bir şeydir. Hiç kimse erdemli 493 olmadan kusurlu olamaz. Hayvanların hareketi, işte böyle doğalarına göre bir harekettir.


Ama seni daha uzun zaman alıkoymamayım: Hayvanda herhangi bir iyi, herhangi bir erdem, yetkin herhangi bir şey olacaktır, ama ne bu iyi, ne bu erdem ve ne de bu yetkinlik kesin bir şeydir. Bu iş yalnız akıllı olanlara, yani olayların niçin'ini, ne zamana kadar’ını, nasıl'ını bilen insanlara nasip olur; o halde aklı olan kimseden başka hiç kimsede iyi yoktur. 

“Bu tartışman neyle ilgili? Ruhuma ne gibi bir yararı olacak?” diye soruyorsun. Söyleyeyim: Ruhunu işletir, inceltir, yapacağı işi hep şerefli bir uğraş haline getirir; adi işlere yönelenleri engelleyerek onlara yararlı olur. Bir de şunu söylüyorum: Seni hayvanlardan ayırıp Tanrı katına koymakla sana gerçek iyi'ni gösterdiğim zamanki kadar hiçbir zaman faydalı olamam. Neden, diyorum, bedenin güçlerini besleyip işletiyorsun? Doğa bu güçlerin daha büyüğünü davarlara, vahşi hayvanlara bağışladı. Neden dış görünüşüne bunca özeniyorsun? Ne yaparsan yap, bu konuda vahşi hayvanlar yener seni. 


Neden saçlarını binbir itinayla tarıyorsun? Onları Partlar gibi uzatsan da ya da Germenler gibi bağlasan veya İskitler gibi yaysan da, yine de bir atın yelesi daha gür dökülecek, aslanın yelesi boynunda daha güzel dikilecektir. Sen hızlı koşmak için hazırlanırken, bir tavşan yavrusuna bile yetişemeyeceksin. Neden senin doğana uymayan nitelikleri, yenilmekten kurtulamayacağın bir alanı bırakıp da kendi iyi'ne dönmek istemiyorsun? “Nedir bu iyi?" diyorsun. Kuşkusuz, lekesiz, tertemiz bir ruhtur bu. Tanrılarla yarış eden, insani sorunların üstüne yükselen ve kendinden başka kimseyi kendine üstün bulmayan bir ruh. Sen akıllı bir hayvansın. Nedir sendeki iyi? Yetkin akıl. 


Peki, bu aklı kendi sınırına çağırarak alabildiğine ilerlemesine izin verir misin? Bütün sevinçlerin kendinden doğduğu güne kadar kendini mutlu sayma; insanların başkalarıyla 494 paylaşamadıkları, arzu ettikleri, koruduklarını gördüğün şeyleri yeğ tutacağını söylemiyorum; istemeye layık bulmayacağın gün, işte o gün ancak kendini mutlu say. Kendine değer biçmek için artık senin ilerlediğini gösterecek: Yeryüzünde en talihli insanların aslında talihsiz olduklarını anladığın gün kendi iyini elde edeceksin. 


Bir Fragman

Aulus Gellius'un, “Şimdi de Seneca'nın bir mektubundan alıntılıyorum" dediği alıntı:

"Ne kadar altının olduğu önemli mi? Senin olmayan o kadar çok altın var ki!' 495




Mutlu azınlığa!


Son


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalbin Secdesi

Enflasyon Nedir?

Aklın Üzerindeki Sessiz Tehdit