Soy mu, Sorumluluk mu?
“Kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk
vazifeni yap. Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan, Vallahi ben bile senin
namına bir şey yapamam.”
İnsan çoğu zaman
varlığını dışsal aidiyetlerle tanımlayarak güvende hissetmek ister. “Şu ailenin
mensubuyum”, “şu geleneğin mirasçısıyım” diyerek kendine manevi bir zırh örer.
Oysa bu zırh, çoğu zaman kişisel sorumluluğu örten bir perdeye dönüşür.
Tam da bu noktada,
yalnızca soyu ile övünenlere şu soru yöneltilmelidir: Kimin mirasını
taşıyorsunuz? Sadakatiyle anılan Ebu Talip’in mi, yoksa aynı kökten gelip
hakikate sırt çeviren Ebu Leheb’in mi? Mesele hangi kökten geldiğiniz değil,
hangi dalda çiçek açtığınızdır. Peygamber’in kendi kızına yönelttiği bu uyarı,
soya dayalı tüm ayrıcalık iddialarını sessizce boşa çıkarır. Tüm etiketler
sıyrıldığında, geriye kalan “siz” ne kadar sahicidir?
“Rabbine karşı
kulluk vazifeni yap” çağrısı, güvenilecek şeyin dışsal bir statü değil, içsel
bir eylemlilik olduğunu hatırlatır. İman, pasif bir aidiyet değil; bilinçli ve
süreklilik taşıyan bir varoluş hâlidir. Hadiste geçen “nefsini satın almak”
ifadesi ise güçlü bir özgürlük teklifidir: Nefsi, geçici heveslerin ve toplumsal
beklentilerin elinden çekip, daha büyük bir hakikate teslim etmek.
“Vallahi ben bile
senin namına bir şey yapamam” sözü, tüm duygusal yanılsamaları dağıtan son
noktadır. Bu cümle şunu söyler: Rehber olunabilir, ama yol sizin yerinize
yürünemez. Modern dünyada da benzer bir yanılsama sürer; geçmişimizin
itibarıyla kendimizi kurtulmuş sayarız. Oysa gerçek miras bir isim değil, o
bilinci kuşanma imkânıdır.
Kimin soyundan
geldiğiniz bir kaderdir; kimin yolundan gideceğiniz ise bir tercihtir. Sonunda
insan, kim olduğu ile değil, neyi üstlendiği ile var olur. Güvenilecek tek
sermaye emeğiniz, yürünecek tek yol ise iradenizle kurduğunuz o ince köprüdür.
Geriye kalan her şey, yalnızca bir gölgedir.
Yorumlar
Yorum Gönder