"AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ
"AHUY" BİR KELİMENİN GURBETİ
Dostluk ve Makamın İnce Çizgisi
Memuriyetin ilk yılları, insanın hem dünyayı hem de o dünyadaki yerini gereğinden fazla ciddiye aldığı telaşlı zamanlardır. Ahmet ile Savaş da o yıllarda tanıştılar. Aynı masalara dirsek çürüttüler, aynı sınav notlarına eğildiler, aynı belirsiz hayallerle şehir değiştirdiler. Akşamları ucuz lokantalarda bölüşülen ekmekler, sabaha kadar süren demli sohbetler, geleceğe dair yarı şaka yarı ciddi planlar… Zamanla birbirlerine isimleriyle değil, tek bir kelimeyle seslenmeye başladılar: “Ahuy” (Kardeş). Bu kelime, aralarında kurulmuş görünmez bir köprüydü; sorgulamadan anlaşmanın, yarım cümleyle tamamlanmanın gizli diliydi.
Bir akşam, kurs çıkışı sağanak bir yağmur bastırmış, bir dükkânın saçak altına sığınmışlardı. Savaş, sırılsıklam olmuş ceketini silkelerken gülerek sormuştu:
—Ahuy… Biz ne olacağız sence?
Ahmet omuz silkip cevap vermişti:
—Bilmiyorum… Ama bugün olduğumuz gibi kalırsak, o bize yeter.
Savaş büyük bir kahkaha patlatmış,
—Yok be… Ben yükseleceğim. Sen de gel arkadan, diye karşılık vermişti. Ahmet gözlerini kısıp yarı ciddi bir sesle,
—Sen çıkarsın da… Beni unutmazsan mesele yok, dediğinde; Savaş hiç düşünmeden o vaadi vermişti:
—Ahuy… İnsan kardeşini unutur mu?
O cümle o gün o saçak altında kalmadı; zamanın dişlileri arasına karıştı ve yıllar boyunca içlerinde sessizce yankılanmaya devam etti.
Yıllar geçti ne zaman telefonla birbirini ararlarsa "Ahuy" diyorlardı birbirine. Ahmet müdürlükte kalırken; Savaş, hırs yaparak basamakları birer birer tırmandı ama Ahuy demekten vazgeçmemişlerdi. Yıllar sonra kader, onları yeniden aynı şehirde buluşturdu. Fakat bu kez aynı hizada değil, farklı yüksekliklerde duruyorlardı. Savaş, Ahmet’in üstü olarak atanmıştı.
Haberi ilk alan Ahmet oldu. O gece uyku girmedi gözüne. Zihninde yağmur altındaki o kahkahalar, bölüşülen yemekler ve Ahuy diye başlayan binlerce cümle dönüp durdu. Ama bu kez hatıraların arasına ince, sızlatan bir tereddüt de sızmıştı. Sabah olur olmaz telefonu eline aldı. Numarayı tuşlarken yüzünde beliren gülümseme, hem saf bir sevinç hem de gizli bir tedirginlik taşıyordu.
Telefon çaldı. Karşıdan gelen o Efendim? sesi çok tanıdıktı ama tonundaki o ölçülü, buzdan mesafe Ahmet’in elini dondurdu. Yine de içtenliğini korumaya çalıştı:
—Ahuy… Savaş! Duydum ki gelmişsin. Çok sevindim Ahuy…
Kısa, kesif bir sessizlik oldu. Ardından gelen cevap sakindi, cam gibi kontrollüydü:
—Teşekkür ederim Ahmet Bey.
…
Telefon kapandığında Ahmet’in içinde, bir daha hiçbir şeyle dolmayacak koca bir boşluk açıldı.
Günler sonra ilk resmi görüşme gerçekleşti. Ahmet, Savaş’ın odasına girdiğinde kapının eşiğinde bir saniye duraksadı. İçerisi düzenli, ağırbaşlı ve hiyerarşinin o soğuk kokusuyla bezeliydi. Savaş, masanın arkasında heykel gibi oturuyordu. Takım elbisesi kusursuz, bakışları dengeliydi.
—Hoş geldiniz Ahmet Bey, dedi Savaş.
Ahmet başını hafifçe eğdi:
—Hoş bulduk.
O an, geçmişten bugüne uzanan bütün cümleler Ahmet’in boğazına birer taş gibi oturdu. Söyleyebileceği tek bir kelime vardı ama söylemedi. Savaş dosyaları açtı, stratejilerden konuştu, hedeflerden bahsetti. Cümleleri net, sesi berraktı. Her şey olması gerektiği gibiydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Görüşme bittiğinde Ahmet kapıya yöneldi. Elini kapı koluna götürdüğünde bir an durdu. Sanki yıllar öncesinden, o yağmurlu saçak altından bir ses onu geri çağırdı: Ahuy…
Dönmedi. Kapıyı açtı ve çıktı.
Akşam, odasında yalnız kaldığında eski bir defteri karıştırırken sayfaların arasından küçük bir kâğıt düştü. Savaş’ın o zamanki deli dolu el yazısıydı: Ahuy… ne olursak olalım, aynı kalalım.
Uzun süre o cümleye baktı. Parmakları, yılların içine sindiği o ince liflerin üzerinde gezindi. O sırada kapı çalınmadan içeri Savaş girdi. Makamın zırhını dışarıda bırakmış gibiydi ama bakışlarındaki o eski pırıltı artık sönüktü. İkisi de konuşmadı. Savaş’ın gözleri Ahmet’in elindeki kâğıda kaydı. Odanın içinde ağır, nefes aldırmayan bir sessizlik oluştu.
Ahmet kâğıdı yavaşça katladı. Bir kez, bir kez daha… Kâğıt küçüldükçe, aralarındaki mesafe devasa bir uçuruma dönüştü. Katlanmış parçayı masanın üzerine bıraktı ve elini çekti. Yüzünde ne bir sitem vardı ne de öfke; sadece bir daha geri dönmeyecek olanın o dingin, vakur kabulü.
Hiç konuşmadı. Savaş bekledi. Bir an daha… Sonra artık söyleyecek bir sözü kalmayanların o çaresiz sessizliğiyle arkasını döndü. Kapı kapandığında odada hiçbir şey değişmedi.
Sadece artık hiç söylenmeyecek olan o kelime; Ahuy, iki insanın arasında bir mezar taşı gibi dilsiz kaldı.
Yorumlar
Yorum Gönder