ADALETİN AKRABASI OLMAZ
Tarihte en sık düşülen yanılgılardan biri, adaletin tanıdıklara uğramayacağı sanrısıdır. Oysa terazi, üzerine konulanın ismine değil, ağırlığına bakar.
"Allah’ın hududunda mı şefaatçi oluyorsunuz! Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, mutlaka onun da elini keserdim."
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüzyılları aşıp gelen bu sözü, yalnızca hukuki bir yaptırım beyanı değil, insanlığın en kadim zaafına, yani "kayırmacılığa" karşı konulmuş en sert teşhistir.
Tarih boyunca adalet terazisi, çoğu zaman güce, yakınlığa ve aidiyete göre kalibre edilmiştir. Kanunlar kâğıt üzerinde "herkes" için yazılsa da, uygulamada maalesef seçilmiş bir azınlık için mürekkebi silikleşmiştir.
İnsanoğlunun doğasında, kendine yakın olanın hatasını bir "istisna" veya "kaza" olarak görme eğilimi vardır. Hiç tanımadığınız birinin işlediği suç, gözünüzde bir ilke meselesi ve ahlaki çöküşken; yakınınızın aynı kusuru, "duygusal gerekçelerle" hafifletilir. İşte tam bu noktada hukuk zayıflar, ahlak çözülür ve toplumun çimentosu dökülmeye başlar.
Peki, bir teraziniz olsa ve gözleriniz bağlı olmasa, kefesine en sevdiğinizi koymaya cesaret edebilir miydiniz?
Hadis, tam da bu kırılma anına, vicdanın o en zor sınavına hitap eder. En sevilen üzerinden konulan bu ölçü, bize şunu fısıldar: Yakınlık, hukuku askıya alamaz. Çünkü adalet akrabalık tanıdığında, o artık adalet değil, imtiyaza dönüşmüş bir zulümdür. Üstelik bu, zulmün en sessiz, en sinsi hâlidir. Çünkü sevgi, yanlışı örtmek değil, sevdiğini doğrunun ateşinde arındırabilmektir. Yanlışı savunulan her yakın, aslında vicdanen uçuruma itilmektedir.
Burada asıl mesele cezanın şiddeti değil, ilkenin dokunulmazlığıdır. İlke kişinin "kim" olduğuna değil, "ne" yaptığına odaklanmayı gerektirir. Aksi takdirde hukuk, güçlülerin kuşandığı bir zırh, zayıfların ise sırtlandığı bir yük hâline gelir.
Tarihin tozlu sayfaları, tam da bu ayrımcılığın yıktığı medeniyetlerin enkazlarıyla doludur.
Bugün de benzer bir sınavın içindeyiz. Kanunlar önünde eşitlikten dem vurulurken suç failin statüsüne göre şekil değiştiriyor, 'bizden olanın' hatası 'iyi niyet', 'ötekinin' hatası 'ihanet' sayılıyorsa; şu sarsıcı soruyla yüzleşmemiz kaçınılmazdır:
Biz gerçekten adaleti mi savunuyoruz, yoksa sadece kendimize benzeyeni mi koruyoruz?
Bu prensip, yalnızca devlet yönetenlere değil, hayatın içindeki her bireye seslenir. Günlük yaşantınızda, iş yerinizde veya evinizde küçük şefaatler üretiyor olabilirsiniz: "O bizdendir", "niyeti kötü değildi", "şartlar onu zorladı..." Belki de büyük adalet saraylarından önce, adalet insanın kendi göğüs kafesinin altındaki mahkemede bozuluyordu.
Merhamet elbette yücedir; fakat adaletin yerine geçmesine izin verilmemelidir. Merhamet hukukun üzerine çıkarsa keyfilik başlar; hukuk merhameti tamamen dışlarsa da gaddarlaşır. Denge, ancak ilkenin hatırının, şahsın hatırından üstün tutulmasıyla sağlanır.
Sonunda geriye, cevabı karakterimizi belirleyecek tek bir soru kalır: Adalet sizin için esnetilebilir bir araç mı, yoksa dokunulmaz bir amaç mı?
Yorumlar
Yorum Gönder