HANGİNİZ MUHAMMED?
Dımâm b. Sa’lebe, merakla mescide doğru yürüyordu. Aradığı kişi Allah’ın Elçisi’ydi. Uzaktan bir topluluk gördü; içlerinden biri mutlaka peygamber olmalıydı. Yaklaştı ve sordu:
“Hanginiz Muhammed?”
Bu soru, yalnızca bir yabancının merakını değil, Hz. Peygamber’in hayata duruşunu tek cümlede özetler. Çünkü o, giyimiyle, oturuşuyla, sesiyle çevresindekilerden ayırt edilemeyecek kadar sade bir insandı. Devlet başkanıydı, ama gösterişsizdi. Elçiydi, ama mesafelere saklanmamıştı. Liderdi; fakat en ulaşılabilir olan oydu.
Bir sahabinin şu sözleri bu hakikati berraklaştırır: “Babam beni Resûlullah’a götürdü. Karşımda oturan kişinin Allah’ın Elçisi olduğuna inanamadım. Çünkü ben peygamberi olağanüstü bir varlık sanırdım; oysa karşımda son derece mütevazı bir insan vardı.”
Tevazu, onun büyüklüğünü gizleyen değil, büyüklüğünü büyüten bir ahlâk biçimiydi.
Kur’an bu gerçeği şöyle dile getirir: “Size kendi içinizden öyle bir resûl gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; o size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 128)
Hz. Peygamber’in sıradan bir insan gibi yaşaması, aslında sıra dışı bir ahlâkın göstergesiydi. Evi, sofrası ve hayatı sadeydi. Kendi işini kendi görür, dikişini diker, evi süpürürdü. Gülerdi, üzülürdü, yorulurdu. Bizim gibi bir insandı; fakat bizim gibi davranmayan bir ahlâk inceliğine sahipti.
Ve soru bugüne gelir.
Bu soruyu yalnızca Dımâm b. Sa’lebe sormadı. Her çağın insanı, farkında olarak ya da olmayarak aynı soruyu soruyor:
Hanginiz Muhammed?
Yani hangimiz:
adaletiyle güven veren,
merhametiyle sığınılan bir liman olan,
öfkesini yenip incitmeden durabilen,
kimseyi ayıplamadan yaşayabilen biri olabilir?
Bugün biri Müslümanları görse, bizi görse…
Aklına Resûlullah gelir mi?
Sorun İslam’da değil, onu temsil edişimizdedir. Modern dünyanın en derin krizlerinden biri de budur: Anlatılan din ile yaşanan din arasındaki mesafe. Belki de bazıları ahirette şöyle diyecek:
“Rabbimiz, biz İslam’ı hiç duymadık; çünkü bize örnek olacak bir Müslüman topluluk görmedik.”
Bu ihtimal, insanın içini titreten ağır bir emanet duygusu taşır.
Örnek Olmadan Tebliğ Olmaz
Tebliğ, yüksek sesle konuşmak değildir. Tebliğ, görüldüğünde güven vermektir. Bu yüzden bir Müslüman’ın gülüşü bile davet olmalıdır. Adaleti davet olmalı. Susuşu bile merhamet taşımalıdır.
Bu yazı bir yabancının “Hanginiz Muhammed?” sorusuyla başladı; ama sonunda soru bize döndü:
Bizim Müslümanlığımız, çevremize hangi Muhammed’i anlatıyor?
Kur’an, Hz. Peygamber’i üsve-i hasene (en güzel örnek) olarak sunarken geçmişte kalmış bir biyografi değil, bugün de yaşanması gereken canlı bir ahlâk modeli gösterir. O, sadece anlatılan değil, yaşandığında hissedilen bir hakikatti. Onun ahlâkı, söze ihtiyaç duymayan bir davetti.
Eğer dünya bizi gördüğünde onu hatırlamıyorsa, sorun O’nda değil, bizdedir. Çünkü “Hanginiz Muhammed?” sorusu, cevaplarını sözlerde değil, Müslümanın dürüstlüğünde, şefkatinde ve vakarında arar.
Yorumlar
Yorum Gönder