UNUTULMUŞ SORULAR

Doğru cevapları bulmak için önce yanlış sorulardan vazgeçmek gerekir.

Hayatın hızı içinde çok şeyi öğreniyoruz ama en hayati soruları sormayı unutuyoruz. Kaç rekat kıldığımızı, ne kadar kazandığımızı, kaç kişi tarafından alkışlandığımızı biliyoruz; ancak vicdanımızın o ince sızısının bize ne fısıldadığını duymuyoruz. Pusulamız bozulduğunda değil, biz ona bakmayı bıraktığımızda kayboluruz.

İşte vicdanın tozlu raflarında bekleyen, sormaya cesaret edemediğimiz o "unutulmuş sorular":

  • "Duruşum, hiçbir yanlışı rahatsız etmiyor mu?" Eğer ibadetlerimiz bizi haksızlık karşısında dilsiz kılıyor, konforumuzu bozmuyor ve zalimi ürkütmüyorsa; acaba biz dini mi yaşıyoruz, yoksa dini kendi dünyamıza bir kalkan mı yapıyoruz?

  • "Başkasına gösterdiğim sertlik, kendime olan acziyetimi örtmek için mi?" Başkalarının kusurlarını bir dedektif gibi takip ederken, kendi kalp aynamızdaki o devasa lekeleri "insanlık hali" diyerek mi geçiştiriyoruz?

  • "İyiliğim, bir teşekkür beklentisiyle mi lekelendi?" Verirken mi alıyoruz, yoksa sadece "karşılık" mı bekliyoruz? İslam’ın zirve kavramı olan îsâr (başkasını kendine tercih etme), hayatımızın neresinde duruyor?

Kur’an bizi sürekli bu "soru sorma" haline davet eder: “Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr, 26). Bu ayet, bir adres sorma değil, bir yön tayinidir. Vicdanın pusulası, kuzeyi değil, "Hakk’ı" ve "hakikati" göstermek için yaratılmıştır. Pusulanın iğnesi çıkarlarımızın mıknatısına kapıldığında, doğru yolda olduğumuzu sanarak uçuruma yürürüz.

Gerçek Müslümanlık, ezberlenmiş cevapların konforuna sığınmak değil, vahiyle bilenmiş soruların huzursuzluğuyla kendimizi her gün yeniden inşa etmektir. Pusulayı yeniden elimize almanın vakti gelmedi mi?







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalbin Secdesi

Enflasyon Nedir?

Aklın Üzerindeki Sessiz Tehdit