Babamın Ölümü

 Mardin’in taş sokaklarına akşam çökerken, evin kapısındaki o ilk kalabalığı gördüğümde ne hissettiğimi hâlâ tam olarak bilmiyorum.

Bizim evimizden daha önce hiç cenaze çıkmamıştı. Ahşap kapımızın bir gün taziye evine açılan bir eşiğe dönüşebileceğini, odaların mırıl mırıl okunan dualarla ve taze demlenmiş acı kahve kokusuyla dolacağını hiç düşünmemiştik. 

Babam öldüğünde, olup biteni gerçek bir olay gibi değil, sahneleri ağır çekim ilerleyen puslu bir rüya gibi algılıyorduk. Öyle ki, ertesi sabah eniştemin yanında dururken, "İş bizi bekliyor, gidebilir miyiz?" diye sorabilmiştik. Ölüm denilen o büyük ve soğuk boşluğun ne anlama geldiğini, bir insanın yokluğunun dünyayı nasıl değiştirdiğini henüz kavrayamayacak kadar gençtik.

Babam tam bir yıl hasta boyunca yattı. Mide kanseri, içten içe onu eritirken bir gün olsun hastalığından şikâyet etmedi. İnançlı bir adamdı; acılarını sessizliğin arkasına gizler, son nefesine kadar zihninin berraklığını korurdu. 

Hastalığının ilk aylarında kardeşimle ben, günlerce harçlıklarımızı biriktirip ona güç versin diye bakkaldan meyve suyu ve küçük kutularda krem çikolata almıştık. O renkli kutuları başucuna koyduğumuzda gözleriyle teşekkür etmişti bize. Ama ne içebildi onları ne de yiyebildi. Kutular, komodinin üzerinde çocukluğumuzun çaresiz birer anıtı gibi günlerce öylece kaldı. Ablam sonradan anlatmıştı; biz duymayalım diye fısıltıyla söylenirmiş bazen: "Gençliğim geri gelse, yaşlılığın beni ne hâle soktuğunu ona şikâyet ederdim..."

Babamın son günlerinde, kardeşimle Savur’da bir evin elektrik tesisatını çekiyorduk. Ben on altı yaşındaydım, kardeşim on beş. İki çocuk ustaydık; ellerimiz tebeşir kokusundan ve okul sıralarından henüz çıkmışken kablolarla, pensesiyle, tornavidasıyla tanışmıştı. Ev sahibi Rıdvan Selçuk, yaşımıza ve toy halimize bakmadan bizi evinde kıymetli birer usta gibi ağırlıyordu. Önümüze çıkardığı temiz yataklar, özenle hazırlanmış sofralar ve banyo imkânı, o yokluk günlerinde bize bir saray konforu gibi gelmişti.

İşin üçüncü günüydü. Kardeşimin yüzü sabahtan beri asıktı. Elindeki çekici, keskiyi bırakıyor, duvarın dibine geçip oturuyordu.

—Ne oldu, neyin var? diy sordum.

—Mardin’e dönelim, dedi.

—Daha iş bitmedi, yarın döneriz.

—Hayır, bugün gidelim. Şimdi gidelim.

Nedenini açıklayamıyordu. Ne bir rüya görmüştü ne de kimse ona bir haber uçurmuştu. Sadece içindeki görünmez bir ip onu Mardin’e doğru çekiyor, durmadan gitmek istiyordu. Kardeşimin o sebepsiz ısrarı içime ince bir sızı düşürdü. İş bıraktık.

Savur’da yol biterdi; ötesi dağdı, kayaydı. Ulaşım seyrek ve güçtü. Durağa vardığımızda hiç minibüs yoktu. Sadece bir yolcusu eksik olan bir taksi dolmuş duruyordu kenarda. Sürücü, son sandalye de dolmadan gaza basmayacağını söyleyip direksiyona yaslandı. Zaman ise bizim için daralıyordu; kardeşimin gözlerindeki o tedirgin acele, dakikaları yakıyordu. Bekleyemezdik. Cebimizdeki kısıtlı paradan eksik yolcunun da ücretini denkleyip verdik. "Çek," dedik, "kalkan dolmuş olsun."

Eve vardığımızda, sokağın girişindeki kalabalık bizi karşıladı. İnsanlar fısıltıyla konuşuyor, kapının önünde bekleşiyordu. İçeri koşarak girdik. Babam yatağında, son nefesini vermek üzereydi. Gözleri açıktı. Kardeşimin o görünmez çağrıya uyup beni yola düşürmesi sayesinde, babamızın dünyadaki son anlarına yetişebilmiştik. Birkaç saat sonra, içimizden bir parça koparak ruhunu teslim etti.

Ertesi gün cenaze kaldırılırken, gelenek gereği oğulların tabutun dört köşesine geçmesi beklenirdi. Mahallenin yaşlıları, akrabalar bize bakıyordu. Ama kardeşimle ben ne yapacağımızı bilemiyor, tabutun başında donup kalmış gibi duruyorduk. O an omuzlarımıza binen şeyin bir tabut değil, babasızlığın ağır yükü olduğunu biliyorduk belki de. Eniştem durumumuzu fark edip gür sesiyle "Ya Allah!" diyerek cemaati harekete geçirdi. Tabut omuzlara alındı, dualar yükseldi.

O an bana her şey bir film sahnesi gibi görünüyordu. Ben bir seyirciydim ve başkalarının hayatındaki bir acıyı izliyordum sanki. Babasızlığın ne demek olduğu, cenaze kalabalığı yavaş yavaş dağılıp, taziyeye gelenler evlerine çekildikten ve o derin, sessiz boşluk baş başa kaldığında içimize yerleşti.

İşimizi tamamlamak için Savur’a döndüğümüzde, Rıdvan Bey ve ailesi bizi daha da büyük bir şefkatle kucakladı. Yetimliğimizi yüzümüze vurmadan, acımızı hafifletmek istercesine etrafımızda pervane oldular. Annem ise yıllarca o günü her hatırladığında aynı cümleyi kurdu: 

—Babanızın nefes alması bile bize yeterdi...

Babam sadece bizim evimizin değil, amcalarımın, halalarımın, bütün geniş ailenin çınarıydı. Onun gidişiyle evimiz günlerce insanla doldu taştı; ama o kadar kalabalığın ortasında bile ev ilk defa bu kadar boş göründü gözümüze.

Eski insanların, Mardin Arapçasında sıkça tekrarladığı o kadim söz kulaklarımda çınlıyordu artık:

Rahıl ıgbir, da’ıt tedbir.

(Büyük gitti, tedbir kayboldu.) 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kırgın Değilim Üzgünüm

Kalbe Ekilen Tohumlar

Seneca 60. Mektup