Kayıtlar

Eylül, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Sessizliğin Bedeli

  "Bazen kötülüğü büyüten, kötülerden çok iyilerin sessizliğidir."   Eski bir Musevi rivayetinde anlatılır: Bir kasabada büyük bir haksızlık yaşanır. Bilge kişiye,  — Bunu neden durdurmadın?   diye sorarlar. O da,  — Başta değiştirebileceğime inanıyordum, konuştum. Sonra sustum. En büyük hatam da o oldu,  der.  Rivayetin asıl ağırlığı, kötülüğü yapanlarda değil; suskunluğun alışkanlığa dönüşmesindedir. Bugün çoğumuz, iyi insan olmanın kimseye zarar vermemekle sınırlı olduğunu düşünüyoruz. Oysa bazen mesele, kötülük yapıp yapmamak değildir; kötülük olurken nerede durduğumuzdur. Bir iş yerinde haksızlığa uğrayan arkadaşımıza sessiz kalmak… Bir çocuğun aşağılanmasını görüp başımızı çevirmek… Bir iftiraya tanık olup "Beni ilgilendirmez." diyebilmek… İnsan çoğu zaman tam da böyle anlarda kendi vicdanından uzaklaşır. Elbette her sessizlik korkaklık değildir. Bazen susmak, öfkeyi büyütmemek için en doğru yoldur. Bazen de doğru zamanı beklemek gerek...

Sorunlar Bitmez, Biz Değişiriz

Hayat, bize çözülmeyi bekleyen tertipli denklemler sunmaz. Çoğu zaman istediği şey, belirsizliklerin ortasında yaşamayı öğrenmemizdir. Fransız devlet adamı Charles de Gaulle'e atfedilen şu söz bu gerçeği çarpıcı biçimde anlatır: "Meseleler halledilmez, onlarla beraber yaşanır." Oysa çoğumuz, bir gün bütün sorunlarımızın biteceğine inanarak yaşarız. Şu engeli aşarsak rahatlayacağımızı, şu sıkıntı geçerse huzura kavuşacağımızı düşünürüz. Fakat hayatın işleyişi farklıdır. Bir problem çözülür, yerine yenisi gelir. Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır. Sorun mu, Öğretmen mi? Belki de mesele, karşımıza çıkan zorlukların varlığı değildir. Asıl mesele, onlarla kurduğumuz ilişkidir. Her sorunu sırtımızdan atılması gereken bir yük gibi gördüğümüzde yol daha da ağırlaşır. Oysa bazı zorluklar bizi durdurmak için değil, geliştirmek için vardır. Sabır, dayanıklılık ve olgunluk çoğu zaman konforun içinde değil; mücadelelerin arasında filizlenir. Fırtınanın Dinmesini Be...

Düşmanına Benzediğin An

  Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz vardır: Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz. İnsanı ilk okuyuşta savaş meydanına götürüyor bu söz. Oysa biraz üzerinde durunca, savaşın çok ötesine uzandığını fark ediyor insan. Çünkü düşmanına benzemek için elinde silah olması gerekmiyor. Bazen bir öfke, bir haksızlık, hatta incinmiş bir gurur bile yetiyor. İnsan kendisine yapılan kötülüğü kolay kolay unutmaz. Haksızlığa uğradığında öfkelenir, karşı koyar, hakkını arar. Buraya kadar her şey anlaşılırdır. Fakat asıl tehlike bundan sonra başlar: Karşı çıktığımız insanın yöntemleri, farkına varmadan bizim yöntemlerimize dönüşebilir. Bize bağırana daha yüksek sesle bağırırız. Bizi küçümseyeni küçümser, hakkımızı yiyenin hakkını yemeyi adalet saymaya başlarız. Bir zamanlar ayıpladığımız davranış için bu kez kendimize gerekçeler buluruz: Ama o da bana aynısını yaptı. İşte sınırın yer değiştirdiği an belki de budur. Kötülük çoğu zaman kapıyı büyük gürültü...