Kayıtlar

Büyüyünce Ne Olacaksın?

Küçücük bir köy okulunda, sıraların arasında dolaşan öğretmen, birinci sınıf öğrencilerine basit bir soru sorar: "Büyüyünce ne olacaksınız?" Cevaplar, henüz dilleri dönmeyen çocukların masumiyetiyle şekillenir: ●      "İnneci olacağım!" (Sağlık memuru) ●      "Öyyetmen..." ●      "Çitçi!" (Çiftçi) ●      "Toktuy!" (Doktor) ●      "Abukat!" (Avukat) ●      "Müyendis!" (Mühendis) Derken, en arkada oturan Mustafa parmak kaldırır ve diğerlerinden farklı bir cevap verir: "Ben onların dediklerinden olmayacağım... Ben adam olacağım!" (Hasan Pulur)    Meslek mi, İnsanlık mı? Bu küçük Mustafa’nın sözü, aslında büyük bir hakikati ortaya koyuyor: Biz, çocuklarımıza "Büyüyünce ne olacaksın?" diye sorarken, onlardan bir meslek ismi bekliyoruz. Oysa belki de sormamız gereken asıl soru şu: "Büyüyünce kim olacaksın?" Çünkü bir insan doktor da olabilir, mü...

Arzunun Terbiyesi

Arzu, insan ruhunun en ince kıvrımlarında dolaşan bir misafirdir; doyurulmadığında huzursuz, doyurulduğunda ise kaybolmaya meyillidir. Bu metin, arzunun doğasını anlamaya ve onu bilinçle yönetmeye dair bir yolculuğa davettir. Hayatta her şeyin fazlası, kıymetini yitirir. Güzellik ölçüsüzce sunulduğunda sıradanlaşır; mutluluk bile alışkanlığa dönüştüğünde anlamını kaybeder. Peki, bir şeyin değerini korumak için ne kadarına sahip olmak gerekir? İnsanı canlı tutan, her şeyin ucundan bir parmak alıp geri çekilmektir. Sürekli dolu bir sofrada doyum değil, yorgunluk başlar. Acaba eksiklik mi canlı tutar, yoksa sınırsızlık mı tüketir? Tatmadığın şeylerin hayali, tattıklarından daha güçlüdür. Bu yüzden her arzu anında doyurulmamalı, her imkân sonuna kadar tüketilmemelidir. Arzuyu yaşatan, ona ulaşmak değil; ona yaklaşırken hissedilen heyecandır. Ulaştığında sönüyorsa, gerçekten arzuladığın şey neydi? Günümüzde çocuklarımızın her isteğini sorgusuzca yerine getiriyoruz. Üzülmesinler, eksiklik h...

Aklın Üzerindeki Sessiz Tehdit

  Bilgi kirliliği, günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri. Tıpkı stoacılar gibi zihnimizi korumamız gerekiyor. Epiktetos'un dediği gibi, "Bizi rahatsız eden olaylar değil, onlara dair düşüncelerimizdir." Peki, zihnimizi bu görünmez kirden nasıl temiz tutarız? En çok da saf ve iyi niyetli insanlar bu kirliliğin kurbanı olur. Onlar, bilginin manipüle edilebileceğini düşünmedikleri için her şeyi olduğu gibi kabul ederler. Oysa stoacılık bize her bilginin kaynağını sorgulamayı ve her duygunun kökenini araştırmayı öğretir. Aksi takdirde zihnimiz başkalarının düşünceleriyle, kalbimiz ise onların arzularıyla kirlenir. Yanlış bilgiden daha tehlikelisi, önemsiz şeylerin dikkatimizi dağıtmasıdır. Önemli meseleler arka plana itilir, odaklanma gücümüz zayıflar. Stoacılar bu konuda net: Zihnini amacına hizmet etmeyen düşüncelerden koru, çünkü her gereksiz şey seni erdemli bir eylemden uzaklaştırır. Sosyal medya algoritmaları, bizi tek tip içeriklerle besleyerek zihnimizi...

Kalbin Secdesi

“Aldanma insanların samimiyetine! Menfaatleri gelir her şeyden önce. Vaad etmeseydi Allah cenneti; O'na bile etmezlerdi secde.” Mehmet Akif Ersoy’un bu dizeleri, insan doğasının karmaşıklığını ve samimiyetin çoğu zaman çıkar gölgesinde nasıl kaybolduğunu sarsıcı biçimde ortaya koyar. Gerçek içtenlik, ne yazık ki çoğu zaman menfaatin ardından gelir. Modern dünyada bu sorgulama daha da belirginleşiyor. Günlük ilişkilerimizde, iş hayatında, arkadaşlıkta, hatta aile bağlarında bile samimiyetin sınandığı anlarla karşılaşırız. Sorular zihnimizde dolaşır: "Bu ilişki bana ne kazandırır?" Gerçek insanlık ise tam bu sorunun dışında varlık bulur — karşılıksız iyilikte, hesapsız sevgide... Dinin Derinliğinde Samimiyet Akif’in dikkat çektiği gibi, eğer ibadet yalnızca ödül beklentisiyle yapılıyorsa, ortada samimiyet değil, bir pazarlık durur. Gerçek iman, bir karşılık beklemeden, yalnızca inandığı için yönelmekle şekillenir. Tıpkı çıkar gözetmeyen bir dostluk gibi... Son...

Aynadaki Surete Bakmak

Kenan Rifai’nin Sohbetler adlı eserinde çarpıcı bir hadise aktarılır:  Bayram ziyaretinde Hoca Celâl Efendi içini döker. Yakın bir yere tayin beklerken, sebepsizce uzak diyarlara gönderilmiştir. Üzgündür. "Bana bunu reva görenlere beddua ediyorum," der. Aldığı cevap ise adeta bir tokat gibi çınlar: "Onlara beddua edeceğine, kendi etrafını tavaf et!" Bu söz, Mevlânâ’nın yüzyıllar öncesinden yankılanan "Dert, aynaya bakmaktır" öğüdünü hatırlatır. Başımıza gelenin sebebini neden hep dışarıda ararız? Oysa en net ayna, kendi içimizde değil midir? Uzun yıllar önce, bir fabrikada çalışırken ağır bir iş kazası geçirmiştim. İlk şoku atlattıktan sonra, klasik "Neden ben?" sorusu yerine, derin bir nefes alıp "Acaba nasıl ben?" diye sormaya başladım. Kaza anını zihnimde tekrar tekrar geri sardım. Gördüm ki, belki de farkında olmadan ihmal ettiğim küçük detaylar —ayakkabımı düzgün giymemek ve arızaya aceleyle yanlış şekilde müdahale etmek— büyük so...

Eleştiriye Kapanan Kapılar, Yönetime Açılan Krizler

  Liderlik yalnızca bir makam meselesi değildir; aynı zamanda eleştiriye açık olabilme sanatıdır. Bu sanatın ne kadar hayati olduğunu, Büyük İskender’in veziriyle olan meşhur diyaloğunda açıkça görebiliriz. İskender, kendisini hiçbir konuda uyarmayan vezirine şöyle der: — Sana ihtiyacım yok. Vezir şaşırır: — Neden, hükümdarım? İskender açıklamayı geciktirmez: — Çünkü ben bir beşerim. Eğer bu kadar zaman boyunca tek bir hatama bile rastlamadıysan cahilsin; eğer rastladın da söylemediysen hainsin. Geçtiğimiz günlerde bu diyaloğu okuduğumda düşündüm: Acaba İskender’in bu tavrını günümüz siyasetçileri ve yöneticileriyle kıyaslamak mümkün mü? Bugün çoğu yönetici, her şeyi biliyormuş gibi davranıyor. Bu yüzden etraflarındaki danışmanlara yalnızca dalkavukluk rolü kalıyor. Çünkü danışmanların herhangi bir konuda yöneticiden daha donanımlı olması, çoğu zaman tehdit olarak algılanıyor. Yönetim Ü zerine Kendi Deneyimlerim Birlikte çalıştığım eski yöneticilerden biri, eleşti...

Hayır'ın Özgürleştiren Gücü

Şu tanıdık sahne: Telefon çalıyor. "Hafta sonu şöyle bir kahveye çıkalım mı?" İçinden "Bugünlerde çok yorgunum, biraz dinlenmem lazım" diye geçiriyorsun ama çıkan ses, "Tabii, olur!" oluyor. Ya da iş yerinde, zaten dolu olan masana bir görev daha konuluyor ve sen, "Hayır, bu sefer yapamam" diyemiyorsun. Dışarıdan gelen bu davetlere, taleplere "hayır" demek gerçekten zor. Sanki reddetmek, bir kabalık, bir eksiklik gibi gelir. Peki ya içimizdeki o sürekli fısıldayan seslere, dürtülere "hayır" diyebilmek? İşte asıl zor olan da bu.   İki Cephede Savaş: Dış Talepler ve İç Dürtüler   "Hayır" diyememenin bedeli sadece zaman kaybı değil daha da sinsi olanı, içsel dürtülere karşı koyamamaktır:   1.  Dış Talepler: Sosyal beklentiler, iş yükleri, "hayır diyememe" korkusuyla kabul ettiğimiz her şey. Her "evet", başka bir "evet" için kapı aralar. Bir bakmışsın, kendi isteklerine, ihtiyaçlarına yer k...